Takıntı Hastalığı Nedir?

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB)

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Tedavisi İzmir’de merkezimizde uzman psikologlarımız tarafından yapılmaktadır. OKB terapisi ile birlikte psikiyatrik değerlendirme de gerekebilir.

  • Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) Terapisi İzmir randevu için bizimle iletişime geçiniz.

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB, Takıntılar) Nedir?

Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), insanların obsesyon adı verilen sürekli tekrar eden istenmeyen düşüncelere sahip olması ve bu düşüncenin kendisini rahatsız etmesinden ötürü, genellikle rahatlamak amacıyla ritüel veya kompulsiyon adı verilen sürekli tekrar eden davranışlarda bulunduğu bir patolojidir.

Genel Bakış

DSM V’e göre OKB için tanı konulabilmesi için obsesyon, kompulsiyon ya da her ikisinin bireylerde var olması gerekir. OKB’si olan insanlar düşüncelerinin ve davranışlarının mantıklı olmadığını bilseler de genellikle onları durduramazlar. OKB, kişide fazlasıyla kaygı yaratır ve kişinin günlük hayatını olumsuz yönde etkiler. Genellikle süreğendir, bazen dönemsel alevlenmeler görülebilir. OKB’si olmayan birçok insanın üzücü düşünceleri veya tekrarlayan davranışları vardır. Ancak bu düşünceler ve davranışlar tipik olarak günlük yaşamı aksatıp etkileyecek şekilde şiddetli ve yoğun hale geldiğinde OKB’den söz edilebilir.

Semptomlar

OKB ile ilişkili obsesif düşünceler veya kompulsif davranışlar genellikle her gün bir saatten fazla sürer ve günlük yaşama müdahale eder.

OKB’nin nedenleri nelerdir?

Tam olarak neden kaynaklandığı bilinmemektedir fakat genetik, biyolojik, çevresel nedenler, çocukluk çağı travmaları, kişilik özellikleri ve seretonin düzensizliği vb. faktörler hastalığın gelişimini tetiklemektedir.

Takıntılar, obsesyon nedir?

Takıntılar, aklınıza gelen hoş olmayan düşünceler, imgeler veya dürtülerdir. Kişinin anlamsız, yersiz ve geçersiz olduğunu bildiği halde bazı düşüncelere takılıp kalmasıdır. Kişi, zihninde sürekli tekrarlanan düşüncelerden rahatsız olmasına karşın bir türlü rahatsız edici fikirlerden kaçınamaz.  Rahatsızlık ve huzursuzluk duyar. Obsesif fikirleri kişi, kolayca zihninden uzaklaştıramaz. Söz konusu fikirler çoğu kere tedirgin edicidir.

En yaygın obsesyon belirtiler:

  • Önemli bir şeyi kaybetme veya atma kaygısı
  • Günah sayılabilecek düşüncelerden korkmak
  • Başkasına zarar verme korkusu
  • Pislikten ya da mikroplardan korkmak
  • İnsanlar veya çevre tarafından kirlenme korkusu
  • Rahatsız edici cinsel düşünceler veya görüntüler
  • Düzen, simetri veya hassasiyetle ilgili aşırı endişe
  • Tekrarlayan müdahaleci sesler, resimler, kelimeler veya sayılar düşünceleri

Kompulsiyon Nedir?

Kompulsiyon, yapmanız veya tekrarlamanız gerektiğini düşündüğünüz düşünceler veya eylemlerdir. Genellikle zorlayıcı eylem bir takıntıya cevaptır. Kişi, kompulsiyon denen zorlantılı, emirvari fikirlerin saçma olduğunu çoğu kere bilir. Ancak eyleme geçmekten kendini alıkoyamaz.

En yaygın kompulsiyon belirtiler:

  • Aşırı veya ritüelleştirilmiş el yıkama, duş alma, diş fırçalama veya tuvalet
  • Ev eşyalarının tekrar tekrar temizlenmesi
  • İşleri belirli bir şekilde sipariş etmek veya düzenlemek
  • Kilitleri, anahtarları veya cihazları sürekli kontrol etme
  • El sıkışmamak
  • Kapı kolunu tutmaktan kaçınmak
  • Değeri olmayan eşyalar biriktirmek
  • Yemekleri belirli bir sırada yemek
  • Her zaman yapılan işleri yaparken sayı saymak

OKB,  Terapisi Nedir?

Kişinin davranış ve düşüncelerini değiştirmek için bilimsel olarak iki teknikten yararlanan Bilişsel-Davranışçı Terapi, OKB için bir tedavi yöntemidir: Maruz kalma, müdahale önleme (ERP) ve bilişsel terapi. Bunun yanında farmakolojik tedavi (ilaçla tedavi) yöntemi de uygulanmaktadır. Bu tedavi yöntemleri ya ayrı ayrı ya da birlikte uygulanır.

Bilişsel davranışçı terapi (BDT) ve maruz bırakma terapisi, birçok insan için etkili olan konuşma terapisi türleridir.

Maruz kalma ve tepki önleme (ERP), OKB’si olan bir kişinin obsesif düşüncelerle ilişkili anksiyeteyle kompulsif davranıştan ziyade başka şekillerde başa çıkmasına izin vermeyi amaçlamaktadır.

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) günlük yaşamda ansızın beynimizi ele geçiren düşünceler ve sonu gelmeyen takıntılar şeklinde ortaya çıkıp, hayatı çok olumsuz etkiler. Çoğunlukla hepimizin aklının bir köşesinde bir acabası, endişesi vardır. Bu durum başta normaldir ve her insanın başına gelebilir. Peki, ne zaman bir OKB haline gelir ve sorun yaratır?

OKB’yi anlatmadan önce konuyu daha iyi anlamak için önce Obsesyon ve Kompulsiyon kavramlarını bilmek gerekir. Obsesyon takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler iken; kompulsiyon takıntılı düşüncelerin yarattığı huzursuzluğu azaltmak ve ortadan kaldırmak için yapılan yineleyici davranış ve zihinsel eylemlerdir.

OKB ise, yukarıda tanımı verilen durumların, takıntılı düşüncelerin günlük yaşamı etkileyecek, günlük aktiviteleri kısıtlayacak düzeye gelmesidir. Yani durum günlük hayatınızı etkileyecek düzeye geldiyse artık bir ruh sağlığı uzmanından terapi yardımı almanın vakti çoktan gelmiş demektir.

OKB’nin ortaya çıkış nedeni hakkında kesin bir bilgi belirlenememiştir. Yani kesin bir nedeni yoktur. Fakat genetik nedenler, beyin işlevlerinde bozulma ve serotonin, çocukluk çağı travmaları, kişilik özellikleri sıklıkla bilinen nedenleri arasındadır. OKB zamanla atlatırım diyeceğimiz hastalıklar arasında değildir. Tedavi edilmesi
zorunludur. Çoklukla Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve ilaç tedavisi kullanılmaktadır. Yaygın obsesyon belirtileri arasında: simetri ve düzen dürtüsü, mükemmeliyetçilik, aşırı kuşku duymak, güven ihtiyacı, günahkâr düşüncelerden korkmak, rezil olmaktan çekinmek, hata yapma kaygısı, başkasına zarar verme korkusu, pislikten ya da mikroplardan korkmak sayılabilir.

Yaygın kompulsiyon belirtileri arasında: Obsesyonun neden olduğu sıkıntılı durumdan kurtulmak için kişi, farklı davranışlarda bulunur. Bu davranışlardan bazıları şunlardır: el sıkışmamak, kapı tokmağını tutmamak, sürekli el yıkamak, değersiz nesneler biriktirmek, kilit, ütü gibi nesneleri sürekli kontrol etme ihtiyacı duymak, yemekleri belirli bir sıraya göre tüketmek, belirli kelimeleri tekrarlamak, rutin işleri yaparken sayı saymak, eşyaları belirli bir
düzene göre sıralamak.

OKB’nin terapisinde en sık yardımcı olduğumuz durumlar:

  • Kirlenme ya da bulaşma obsesyonu ve temizlik kompulsiyonu: Kişi ne kadar temiz olsa da veya ne kadar temizlese de kir, mikrop ve toz gibi etkenlerden dolayı yapılan temizliğin yeterli olmayacağına inanmasıdır.
  • Cinsel obsesyon: Kişinin kendisine ve yaşına uygun olmadığını ve utanç verici ya da kabul edilemez düşüncelere sahip olduğunu düşünme durumudur. Kişi bu düşünceleri kafasından uzaklaştırmakta zorlanır ve başkalarına karşı yanlış anlaşılabilecek davranışları yapmaktan korkar.
  • Sayma kompulsiyonu: Kişini sürekli olarak bir şeyleri saymasıdır. Bu kaldırım taşları, geçen arabalar ya da bina katları gibi çok farklı nesneler olabilir.
  • Tekrar etme kompulsiyonu: Kapıyı kilitlemeden önce kilidi üç kez açıp kapatmak ya da kapıyı 4 kez tıklatmak şeklinde görülebilen davranışlardır.
Depresyon Tedavisi İzmir

Depresyon Nedir?

Depresyon Tedavisi İzmir’de merkezimizde uzman psikologlarımızca uygulanmaktadır. Depresyon Terapisi ile birlikte psikiyatrik değerlendirme de gerekebilir.

Depresyon Nedir?

Günümüzde sıkça kullanılan depresyon kelimesinin aslında neyi ifade ettiğini bilmek önemlidir. İnsan yaşamı da birçok olay gibi inişli ve çıkışlı seyreder, zaman zaman kendimizi oldukça iyi hissederken zaman zaman da oldukça kötü hissedebiliriz ve bu çok doğaldır. Depresyonun ne olduğunu bilmek ve hangi noktadan sonra depresyonun ortaya çıktığını ayırt edebilmek kişinin yaşam kalitesi için oldukça önemlidir.

Depresyon belirtileri nelerdir?

Üzüntü veren olaylar karşısında her birey üzgün hissedebilir. Depresyonda ise üzgün hissetmekten çok daha farklı özellikler vardır. Bu nedenle depresyon ile üzüntü karıştırılmamalıdır. Başlıca depresyon belirtileri şöyledir:

  • Sürekli üzgün hissetmek
  • Günlük aktivitelere ilgi ve zevk kaybı
  • İştah değişiklikleri: Aşırı yeme veya iştahsızlık
  • Uykuya dalmada zorluk, sık uyanma veya aşırı uyuma
  • Sürekli yorgun hissetme
  • Konuşmada ve hareketlerde yavaşlık
  • Değersiz ve suçlu hissetmek
  • Konsantrasyon kaybı, karar verme zorluğu
  • İntihar eğilimi

Depresyon tanısı nasıl koyulur?

Depresyon tanısı konabilmesi için yukarıdaki belirtilerin en az iki hafta devam ediyor olması gerekir. Depresyon çocukluktan yaşlılığa kadar her yaşta görülebilir. Kadınlarda görülme sıklığı daha fazladır. Bir kez depresyon geçirenlerde hayatın ilerleyen zamanlarında tekrar yakalanma şansı vardır.

Depresyon belirtileri her insanda aynı değildir, aynı şiddette de değildir. Bir insanda depresyona sebep olan herhangi bir olumsuz yaşam olayı başka bir insanın ruh halini hiç etkilemeyebilir. Her kişi depresyonu kendi özellikleri dahilinde deneyimler ancak yine de depresyonun özellikleri olarak sınıflandırabileceğimiz bazı durumlar mevcuttur. Örneğin değersiz hissetme, yalnızlık, halsizlik, uykusuzluk ya da aşırı uyku isteği, iştahsızlık ya da çok yeme isteği gibi durumlar depresyon sırasında kendini gösterebilir. Depresyon tanısı kişilere psikiyatrist tarafından konur ve hafif, orta ve ağır (majör) şiddette olmak üzere üç aşamada sınıflandırılır. Ağır depresyon sırasında kişinin beyninin belirli bölgelerinde kimyasal dengesizlikler ortaya çıkar dolayısıyla bu durum kişinin kendi kendine vereceği ya da dışarıdaki kimselerden alacağı “takma kafana”, “bunlar da geçer” gibi tavsiyelerle ortadan kalkamaz ve kişi tedaviye ihtiyaç duyar.

Depresyon tedavisi nasıl yapılır?

Depresyonu bir hastalık olarak kabul etmek ve profesyonel bir destek almak tedavi için oldukça önemlidir çünkü depresyon tedavilerinde %85 oran ile başarıya ulaşılır. Söz konusu depresyon ağır şiddette seyreden bir depresyon ise psikiyatrist kontrolünde ilaç kullanmanın ve aynı zamanda psikoterapi görmenin tedavide en verimli yöntem olduğu saptanmıştır. Elbette ki tedavi süresi de kişiden kişiye farklılık göstermekle beraber ortalama olarak 2-4 ay aralığında hastalarda büyük oranda iyileşme gözlenmektedir. Depresyonda olup herhangi bir tedaviye başvurmayan kişilerde ise kendi kendine iyileşme gözlenir ise bu sürenin 6-24 ay aralığında değiştiği bilinmektedir. Bu sebeple depresyonun farkına varabilmek ve tedaviye erken başlayabilmek tedavi süresini kısaltıcı etkiye sahiptir.

Depresyon kişinin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler, günlük rutinlerden, gerekliliklerden ve hayattan zevk alamamaya sebep olur. Kişiler aslında çok keyif aldıkları veya onlara iyi geleceğini bildikleri aktiviteleri dahi yapacak motivasyonu kendilerinde bulamazlar. Ağır depresyon olgularının %10-15’inde intihar girişimleri söz konusudur. Bu
sebeple depresyonun önemli bir hastalık olduğunu ancak tedavisinin de mümkün olduğunu bilmek hayat kalitemiz ve sağlığımız açısından önemlidir.

Çocuklarda Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

Ayrılık Anksiyetesi

Ayrılma Kaygısı Bozukluğu kişinin gelişim sürecinin dışında bağlandığı insandan ayrıldığında yüksek strese maruz kalmasıdır. Bu yazıda Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun belirtilerinden, Ayrılık Anksiyetesinden, tedavilerinden, sebeplerinden ve önlemek için neler yapılması gerektiğinden ve özellikle çocuklarda ayrılma kaygısından bahsedilecektir.

Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun birçok belirtisi vardır. Kişinin bağlandığı kişinin başına kötü bir şey geleceğini hayal ettiğinde yoğun bir stresle karşı karşıya kalması, kişinin kendini bağlandığı kişiden ayrıldığını düşündüğünde bile bir stres içinde bulması, kişinin bağlandığı kişinin yanında sürekli olarak bulunmak için sosyal aktiviteleri ertelemesi ve aynı şekilde kişinin bağlandığı kişiden ayrı uyuyamaması ve kabuslarında sık sık bağlanılan kişiden ayrıldığını görmesi, Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun belirtilerindendir. Eğer bu belirtilerden en az üçüne sahip ise Ayrılma Kaygısı Bozukluğu tanısı konulabilir. Ayrılma üzerine oluşan stres sonucunda mide bulantısı, baş ağrısı, kusma gibi semptomlar gözlenebilir.

Ayrılma Kaygısı Bozukluğu çocuklarda, yetişkinler de ve birçok yaş grubunda gözlemlenebilir. Genellikle çocuklarda ergenlikte, yetişkinlerde ise 20 yaş ve sonrasında ortaya çıkabilir.

Çocuklarda gözlenen Ayrılma Kaygısı Bozukluğunun belirtileri bir buçuk aydan daha fazla gözlendikten sonra tanı konulabilir. Çocuklukta bu kaygıya sahip olan çocuklar ileri yaşlarda oluşabilecek ruh sağlığı sorunlarına daha yatkın olduğu görülmüştür. Ayrılma Kaygısı Bozukluğuna sahip yetişkinler ise bağlanılan kişi ile daha çok iletişim halinde olmak isterler. Sosyal aktivitelere yalnız katılmakta zorluk yaşayabilirler ve bağlandıkları kişiyi katıldıkları etkinliklerde bir yardımcı olarak kullanmaya meyillidirler.

Ayrılık Kaygısı Bozukluğunun oluşma sebepler arasında birçok sebep vardır. Aile içinde herhangi bir üyenin kaybı, sık okul veya şehir değişikliği, ebeveynlerde olan bağımlı karakter yapısı, sosyal hayatta görülen zorbalıklar, aile içindeki ruhsal sorunlar, travmatik olaylar Ayrılık Kaygısı Bozukluğuna sebebiyet verebilecek etkenlerdendir. Özellikle aile çocuğun tek başına sorumluluk almasına izin vermiyorsa Ayrılık Kaygısı Bozukluğunu tetikleyebilir. Çocuk çağlarında Ayrılma Kaygısı Bozukluğu %4, %5 oranındadır. Yani sık görülebilmektedir. Yetişkinlerde ise bu oran çok daha düşük seyretmektedir.

Ayrılma Kaygı Bozukluğunu gidermek için terapi uygun bir çözümdür. Ancak çocuklar için ebeveynlerin rolü (anne, baba) ve diğer aile üyeleri (kardeş vs.) önemli bir rol oynamaktadır. Eğer anne şüpheli, takıntılı, kaygılı, güvensiz tutumlar sergilerse bu da çocuk üzerinde iyi bir etki bırakmayabilir. Anne evden çocuğa haber vererek ayrılmalıdır. Çocuktan habersiz bir şekilde bir yere gitmemeli ve giderse nereye gideceğini, ne yapacağını, ne kadar kalacağını çocuğa söylemelidir. Annenin döneceği zamanı çocuğun anlayacağı bir şekilde belirtmesinde fayda vardır. Eğer çocuk 1-2 saat kavramını anlayamayacak yaşta ise zamanı mümkün olduğunca somutlaştırarak belirtmekte fayda olabilir.

Sonuç olarak, Ayrılma Kaygı Bozukluğu sanıldığından çok daha yaygın bir hastalıktır. Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen bu hastalığın çeşitli sebepleri vardır. Aile bu hastalıkta çok önemli bir rol oynamaktadır. Hastalığın tedavisinde ise terapi uygulanabilir. Çoğunlukla terapi yapmak bu hastalık için uygundur fakat çocuklar için ailede davranışları ile çocuğu desteklemelidir.

Çocuklar Korona ve Pandemi

Korona Pandemi Sürecinde Çocuklar

Tüm dünyada yaşanmakta olan pandemi süreci hem bizleri hem de çocuklarımızı yoğun olarak etkilemektedir. Bir anda değişen hayatlarımıza adapte olmak zorlaşmakta ve virüs, pandemi, kısıtlamalar derken çocuklar bundan daha fazla etkilenmektedir. Çocuklara bu süreçte yardımcı olabilmek için yaşlarına göre gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Ebeveynlere bu dönemde oldukça fazla görev düşmektedir. Öncelikle kendi korku ve kaygılarını kontrol altına almalı, çocuklara bu sürecin başa çıkılmaz bir olay olmadığını yansıtmalıdır.

Çocuklar yaşları itibariyle sürekli soru sorabilir, virüsle ilgili bilgi edinmeye çalışabilir. Bu durumda ebeveynlerin ile çocukları ile yaptıkları konuşmalar ve etkileşimler çocuğun endişelerini en aza indirmesi açısından ona fırsat tanıyacaktır. Çocukların soruları hiçbir şekilde cevapsız bırakılmamalıdır. Küçük yaş grubundaki çocuklar somut olarak olayları algıladıkları için onun yaşına uygun virüs, pandemi, maske vb. oyunla gösterim yapılabilir. Maskeyi yadırgamamaları için oyuncaklarına maske takılabilir. Sevdiği kahramanlarla eşleştirilebilir. Hijyen ve kalabalık ortamdan uzak durmalarını sağlamak amaçlı anlayacağı bir şekilde konuşma yapılabilir. Gerçek ve somut bilgiler vermek, dürüst bir şekilde konuşma yapmak onlar için en doğrusu olacaktır. El yıkama ve dışarıda elleri dezenfekte etme durumlarını şarkı söyleme gibi aktivitelerle birleştirilerek daha eğlenceli hale getirilebilir. Özellikle bu dönemde çocukların haber izlemelerini sınırlandırmak gerekir. Eğer bu süreçte çocuk kreşe ya da okula gitmiyorsa evde bir rutin oluşturmak onun düzenini biraz olsun devam ettirmesini sağlayacaktır. Bu dönemde çocuk ve ebeveynlerin sürekli aktivite yapması da çocuğu sıkabilir. Çocuk huzursuz davranabilir. Bu duyguyu anne ve babalar kabul etmeli, çocuğa fırsat tanımalıdır. Bunların hepsini yaptıktan sonra çocuğunuz halen çok kaygılı, telaşlı davranıyorsa bir ruh sağlığı uzmanından yardım alabilirsiniz.

Pandeminin Psikolojik Etkileri

UZAKTAN MI YAKINIZ, YAKINDAN MI UZAĞIZ?

COVİD-19 bir anda çığ gibi hayatımızın ortasına düştü. Çığ, zirveyi ve daha alçak kesimleri nasıl farklı şekiller de etkiliyorsa; bu virüste bizim her birimizi çok farklı şekiller de etkiledi. Bir arada yaşadığımız, düğünler, asker eğlenceleri, partiler, konferanslar, çeşitli eğitimler, kurslar vb. büyük organizasyonlar yaptığımız, birbirimize yakınlığa çokça alıştığımız dünyanın, çıkan koronavirüs salgını ile bizi ayrı yerlere sürüklediğine şahit oluyoruz pandemi sürecinde. Öyle bir sürecin içerisine girdik ki duygularımızda aşırıya kaçmaya hatta bazı duygularımızı anlamlandıramamaya başladık. Sürekli gelen yasaklar, maskesiz dışarıya çıkamayışımız ( cep telefonumuz gibi oldu artık, yanımızdan ayıramıyoruz.), sosyal mesafe ( oysaki biz sevdiklerimize sarılamadan duramayız! Bir de araya mesafe koyacağız (!) ), sevdiklerimizden uzak kalışlarımız, en sevdiğimiz mekanlara gidip eskisi gibi saatlerce keyif süremeyişimiz… İşte bunların hepsi kişisel özgürlüğümüzü yitirmemize neden oldu. Bu olağandışı kısıtlanmalarımız bizi kendi içimize kapatarak birçok sorgulamalara, kaygılara, stresli hallere, üzüntülere yol açtı. Pekiii bu sorgulamalar, kaygılar, stresler bizim için ne kadar sağlıklı? Tam bu noktada denge ve ölçü kavramları aklımıza geliyor. Bu süreci ilk defa yaşamamız ve ağır etkileri sebebiyle ölçü ve dengeyi sağlayamayıp aşırıya kaçtık. Düşününce de bu aşırılığın bize iyi gelmek yerine kötü geldiğini hatta ve hatta ruhsal açıdan bizi fazlasıyla çökerttiğini gözlemliyoruz. Her şeyden önce bu yaşadığımız süreç, hastalığa yakalanma ya da hastalığı yayma riski hepimiz için oldukça kaygı verici. Virüs, hastalık ve bu hastalığın bulaşma ihtimali ile yaşamakta ( savaşmakta ) olan zihinlerimiz henüz gerçekleşmemiş, belki de gerçekleşmeyecek olan kayıplarımızın yasını önceden tutmaya kadar götürebilecek düzeyde, gözle görülemeyecek bir tehdit olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu noktada kendimizi hiç yapmadığımız şeyleri yaparken buluyoruz. Zihnimiz bir tür bocalama içine giriyor. Hiç olmayacak senaryolar oluşturuyor, bizleri de bunlara inandırmaya çalışıyor. Belirsizlik duygumuz tetikleniyor. Yarının belki de bugünün belirsizliği, kendimizi tanıyamayacak ruh hallerine sokuyor. Uykularımız kaçıyor, uyuyabilsek bile kabuslarla uyanıyoruz, gelecek endişelerimiz başlıyor, daha kontrolcü, daha titiz, daha endişeli bireyler haline dönüşüyoruz. Sürekli ellerimizi yıkmaya, evlerimizi temizlemeye, dışarıya ihtiyaçlarımız olsa dahi çıkmamaya, dışarıdan gelen yiyecekler yerine kendimiz yapmaya, yetiştirmeye çalışıyoruz. Aslında görüyoruz ki panik halleri virüsten daha hızlı yayılıyor. Fark etmemiz gereken nokta tamda burada: ‘’Bedensel sağlığımızın iyi olması ruh sağlığımızın iyi olması ile mümkündür.’’ Ee bedensel olarak ne kadar iyi ve dirençliysek koronavirüse karşı direnme gücümüz de o kadar artar. O yüzden psikolojik sağlamlığımızı korumalıyız ki ruhsal açıdan iyi olalım, bedensel açıdan da dirençli olalım. Pandemi döneminde psikolojik sağlamlığımızı nasıl koruyabiliriz diye geçirmiş olabilirsiniz içinizden. Hemen cevaplayayım: Asılsız haberlere inanmayarak, değiştiremeyeceğimiz gerçekleri kabullenerek, kurallara uyup, daha da zorlaştırmayarak, duygularımızı bastırmaya çalışmak yerine onları tanıyıp, düzenleyerek, sevdiklerimizle internet üzerinden bile olsa iletişim halinde kalarak, iyimser düşünerek, kendimize yeni aktiviteler, hobiler edinerek, bol bol kitap okuyarak, film izleyerek…

Travma Psikolojisi

Travma Nedir?

TRAVMALAR

Çeşitli bireysel ve toplumsal olayların insanın bütünsel varlığına yönelik tehditleri travma olarak tanımlanır. Bütünsel insan varlığı psikolojik ve fiziksel olmak üzere temelde iki kısımla ifade edilir. Travmalar anidirler ve değerlerimizle veya yaşayış biçimimize etkileri büyük olabilir. Saldırıya maruz kalma, kazalar, doğal afetler, istismar, taciz, savaş, terör, tecavüz, ani ölüm, boşanma, iş kaybı, psikolojik şiddet ve yaşamı tehdit eden olaylar fiziksel ve/veya psikolojik bütünlüğü  zorlayarak bunlarla karşılaşan bireyleri çeşitli başa çıkma yöntemleri aramaya sürekler. Bu durumlara verilen tepkiler kişiden kişiye değiştiği gibi karşılaşılan her zorluk da travma olarak adlandırılamaz. Durum veya olayların korku ve dehşet uyandırması ve çaresizlik hissi yaratması ve bireyin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi olması gerekmektedir.

Yukarıda bahsedilen olay ve durumları tecrübe eden bireyler Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), Travmatik Yas, Akut Stres Tepkisi, Depresyon, Uyku Bozuklukları, Yeme Bozuklukları, Somatoform Bozukluklar, Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları, Anksiyete gibi çeşitli fiziksel, davranışsal, duygusal, bilişsel faktörlerin bulunduğu tepkiler gösterebilirler.

Bu yazıda bir doğal afet olan depremlerin yol açtığı travmaya ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu habercisi stres tepkileri ve belirtilerine değinmek istiyorum. Depremin yarattığı şok bireyleri paniğe sürekler. Maddi kayıplar ve özellikle de can kayıpları depremin olumsuz etkilerini daha da arttırır ve başa çıkması zor bir hale getirebilir. Depremi yaşamayan bireyler de özellikle medyanın etkisiyle en az deprem bölgesindeki bireyler kadar etkilenebilir. Özellikle şiddetli ve büyük depremler ihmalkarlığın ve tedbirsizliğin yol açtığı hasarlara ve kayıplara karşı bireyleri tepkili olmaya götürebilir.

Deprem, bireyleri üç aşamadan geçmeye sürükler; bunlar şok, pasifleşme ve toparlanma evreleridir. Beklenmedik ve sarsıcı bir olaya insan vücudu şok tepkisini verir. Daha sonrasındaki bilinmezlik ve ürkmüş olma hali pasifleşmeye sürükler. Depremin etkilerinin azaldığı ve yavaş yavaş üstesinden gelindiği son kısım toparlanmadır. Toparlanma süresi kişiden kişiye değişkenlik göstermekle birlikte bazı durumlarda birey tek başına üstesinden gelmekte sıkıntı yaşayabilir ve bazen de Travma Sonrası Stres Bozukluğu görülebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunu habercileyen tepkiler: Madde ve alkol kötüye kullanımı/ bağımlılığı, Disosiyasyon, Yeniden-deneyimleme, Aşırı tepkisellik, Psikotik belirtiler, Yoğun kaygı, Ağır depresyondur.

Etkili bir baş etme yöntemi yaşananları ve bunun sebep olduğu duygudurumu hakkında konuşmak ve bunları paylaşmak olabilir. Fakat bazı durumlarda bu yeterli olmayabilir ve stres tepkileri gözlenebilir. Bu durumda bir uzman desteğine ihtiyaç vardır.

Travmalar

Travma Tedavisi

Travma, günlük rutini bozan ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen dehşet kaygı ve panik yaratan kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olay(lar), yaşantı(lar) olarak tanımlanır. Travmatize  olmanın temelinde yaşama tehdit, sevdiklerine karşı tehdit,  vücudun bütünlüğüne karşı tehdit ve inanç sistemlerine karşı bir tehdit söz konusudur. Ölüm, ciddi yaralanma, cinsel şiddete veya tehdidine maruz kalmak, travmatik olay(aylar)ı doğrudan yaşamak, tanık olmak, bir yakının travmatik olaylar yaşadığını öğrenmek, travmatik olay(lar)ın rahatsız edici detaylarına tekrar tekrar veya aşırı derecede maruz kalmak  gibi durum ve durumlar kişinin travmatize olmasına neden olabilir. Travmanın belli başlı türleri mevcuttur, bunlar: çocuk istismarı, kitlesel kişilerarası şiddet, doğal afetler, büyük çaplı taşımacılık kazaları, yangın ve yanıklar, motorlu araç kazaları, tecavüz ve cinsel saldırı, yabancıların fiziksel saldırısı, yakın partner şiddeti, seks ticareti/taşımacılığı, işkence, savaş, başka birinin intiharı veya cinayetle yüz yüze gelmek, cinayet, intihar, yaşamı tehdit eden tıbbi durumlar, acil durum çalışanlarının travmaya maruz kalması. kısaca hepsinden bahsetmek istiyoruz.

Doğal afetler önemli sayıda insanı olumsuz etkileyen, doğrudan insan yapımı olmayan, ölüm ve yaralanmaya sebebiyet veren büyük çaplı çevresel olaylar olarak tanımlanabilir. Afete maruz kalan bazı bireyler başlangıçtan itibaren olaydan etkilenmezler veya daha sonra hızla normale dönerler fakat önemli sayıda kişi uzun dönemli önemli belirtilerden muzdarip olur. Afetlerin en travmatize edici yanları olarak ölüm korkusu, mülk kaybı, yakınların ölümü olarak görülür.

Tecavüz ve cinsel saldırı, kişiye rıza olmaksızın tehdit veya fiziksel güç uygulayarak veya kişi rıza belirtemeyecek haldeyken saldırganın toplum tarafından kabul edilmeyen uygunsuz şehvet ve arzularının etkisi altında, cinsel doyum elde etmek amacıyla bir beden parçası veya nesne kullanarak oral anal ve vajinal yolla nüfuz etmek olarak tanımlanabilir. Bu eylemler cinsel ilişki şeklinde olmadığı gibi sadece öpme, cinsel amaçlı kucaklama ve dokunma veya edilgin cinsel davranışlarla da olabilir. Ayrıca unutulmamalıdır ki  evlendirilmiş olma cinsel istismar gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Çocuk istismarı çocuklara karşı yapılan davranışlara göre fiziksel duygusal ve cinsel olarak ayrılır. Okşamadan tecavüze ve popoya şiddetle vurmaktan yaşamı tehdit eden dayağa kadar çocukluk istismarı çocuğun tramvatize olmasına neden olan faktörler arasındadır. Yaşamın erken döneminde yaşandığı  ve çocuk kendilik ve ötekiler kavramlarını, dünya ve gelecek hakkındaki kalıcı bilişsel modelleri henüz oluşturmaktayken yaşandığı için çocuk istismarı ve ihmali travmatik olaylara bağlı olarak sonradan yaşanan psikolojik sıkıntılar açısından risk faktörü oluşturabilmektedir.

Seks ticareti/taşımacılığı, cinsel sömürü amacıyla kişileri fiziksel güç kullanarak veya mecbur bırakarak temin etme, taşıma olarak tanımlanabilir. Seks ticaretinin sonuçları oldukça şiddetlidir. Fuhuşa zorlanma ve ticaret  sürecinin içerdikleri depresyon, TSSB, uyuşturucu madde istismarı ve diğer belirti ve rahatsızlıklarla yüksek oranda ilişkilendirilmiştir.

Yakın partner şiddeti, eş dövme, eş istismarı veya ev içi şiddet olarak bilinir. Genellikle birlikte yaşayan iki yetişkinden birinin diğerine yönelik fiziksel, psikolojik veya cinsel saldırgan davranışı olarak tanımlanır. Vakaların çoğunda aşağılama, küçük düşürme, çocuk veya hayvana veya mülke yönelik tehdit veya şiddet, aşırı eleştiriyi içeren duygusal istismar da mevcuttur. Bu tür şiddet tahmin edileceği gibi hem tıbbi hem de psikolojik bakımdan önemli sonuçlara yol açar.

Kitlesel kişilerarası şiddete bağlı travmatizasyon ne yazık ki son yıllarda artan terör saldırıları ve kitlesel düzeyde insan hakları ihlalleri dahil olmak üzere çok sayıda daha başka örnekle de artış göstermektedir.

Büyük çaplı taşımacılık kazaları, uçak düşmesi, trenlerin raydan çıkması ve deniz yolu kazaları gibi olayları içerir. Bu tür olaylar yüksek ölüm oranları içerir ve hayatta kalanlar içinse travmatik olabilir.

Yangın ve yanıklarda fiziksel yaralanmalar özellikle travmatik olabilir. Ciddi yanıkların devam eden fiziksel etkileri travmatik olayın zaman içinde sürmesi ve tekrarlamasına neden olur.

Motorlu araç kazalarında ciddi yaralanmlar yaşandıysa veya birileri öldüyse  kişi sonrasında psikolojik belirtiler geliştirir. Yas ve kendini suçlama gibi davranışlar sonraki psikolojik etkileri kuvvetlendirir. Motorlu taşıt kazalarını diğer, kişiler arası olmayan travmalara kıyasla TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) ve diğer işlev bozukluklarına sebep olma olasılığı daha yüksektir.

Savaş yaygın ve nispeten daha güçlü bir travma ve kalıcı psikolojik rahatsızlık kaynağıdır. Savaş çok sayıda travmatik deneyim içerir. Ölüm, yakın kaybı, mülk kaybı,gibi şiddetli deneyimler içerir. savaş birçok yaralayıcı deneyime de kaynaklık eder, tecavüze uğrama, işkence, hapsedilme, aşırı fiziksel mahrumiyet, zulme tanıklık etme ve katılmayı da içerir. Bu travmalar bir dizi belirti ve rahatsızlığa yol açar. Savaş beraberinde kaygı, depresyon, TSSB, ve diğer olumsuz etkileri doğurabilmektedir.

Başka birinin intiharı ve cinayete kurban gittiğine maruz kalmak çok ciddi psikolojik stres ve diğer olumsuz belirtilere yol açmaktadır. Bu tür olayların en sarsıcı olanları, tanınan veya yakın olunan birinin intihar veya cinayete kurban gitmesidir. kayıp ve travma ile ilişkili tepkilere ilaveten ölen kişiye yönelik öfke ve ihanete uğramışlık hissi, kişinin bir şekilde intiharı önleyebileceği ihtimali ile takıntılı şekilde meşgul olması söz konusu olabilir. Bu tür tepkilere genellikle suçluluk ve utanç duyguları eşlik edebilir.

Acil durum çalışanlarının yoğun stres altında kurbanların yaşadığı olaylara sık sık maruz kalıyor olmalarından kaynaklı travmatize olabilmektedirler.

Benzer bir travmaya maruz kalan iki kişinin tepkileri oldukça farklı olabilir. Biri hafif geçici belirtiler gösterirken diğeri aylarca veya yıllarca devam eden ileri düzeyde stres belirtileri gösterebilir. Potansiyel olarak travmatik olaylar tür ve sıklık açısından değişir ve bunların psikolojik etkileri travmaya uğramış kişilere özgü ve toplumsal/kültürel değişkenler tarafından belirlenir. Bu yüzden travmaya maruz kalmanın bir dizi farklı belirti ve bozuklukları oluşmaktadır. bunların belli başlıları şunlardır :  Majör depresyon, psikotik depresyon, karmaşık veya travmatik yas, genel kaygı, panik, fobik kaygı, travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu, disosiyasyon, somatik belirti bozukluğu, konversiyon, psikozdur.

Takıntı Hastalığı Nedir?

Takıntı Hastalığı Nedir?

Obsesif Kompulsif Bozukluk halk arasında takıntı hastalığı olarak bilinir. Bizden yardım isteyen danışanlarımız da zaman zaman “bende takıntılar var”, “takıntı hastalığı yüzünden hayatım çok zor” diyerek durumu açıklarlar.

OKB NEDİR? Takıntı hastalığı nedir?

OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal hastalıktır. Kişide fazlasıyla kaygı yaratır ve kişinin günlük hayatını olumsuz yönde etkiler. Genellikle süreğendir, bazen dönemsel alevlenmeler görülebilir.


OBSESYON

Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, anksiyete (kaygı) ortaya çıkartıcı ve yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgelerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler. Sık görülen obsesyonlar şunlardır:

  • Kir, Mikrop, Virüs (Örneğin HIV) vb. Bulaşma Korkusu: Böyle bir durumda genelde aşırı yıkama, evde yaşayan tüm bireylerim tamamen temizlenmesi ile uğraşma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Kapıların kilidinin açılmasından endişe duyma, açık pencere ve yanan ocak bırakma vb.
  • Cinsellik: Cinsel içerikli düşüncelerden ve cinsel konuşmalardan dolayı aşırı kaygılanma halidir. Cinsel ilişkiden kaçınma, karşı cinse bakmaktan kaçınma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkabilir.
  • Dinsel düşünceler: Din ile ilgili aşırı kaygı ve aşırı uğraşma halidir. Günahkar olmaktan korkma gibi düşüncelere rastlanır. Bu gibi düşünceler sonucunda da tekrar tekrar abdest alma, sürekli besmele çekme gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Başkalarına ya da kendine zarar verme:Kontrolünü kaybedip yakınlarına ya da kendine zarar verebileceği gibi düşüncelerle aşırı uğraşma hali. Bunun sonucunda kesici aletlerden uzak durmak, çocuğunu kucağına almaktan kaçınmak gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Simetri/ kesinlik ihtiyacı: Her şeyin tam ve kesin bir düzeni olması gerektiğini düşünmektir. Böyle bir durumda genelde evdeki eşyaları simetrik yerleştirme, ayrıntılı kategoriler oluşturma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Bir hata yapmanın ya da kötü davranmanın korkusu.
  • Başkalarının atabileceği şeyleri toplama ihtiyacı (istifleme).

KOMPULSİYON

Kompulsif davranışlar, obsesyonların neden olduğu kaygıyı hafifletmek için kullanılan tekrarlayan ritüellerdir. Aşırı, rahatsız edici ve zaman alıcı olabilirler. Günlük aktivitelere ve ilişkilere müdahale edebilirler. Şunları içerebilirler:

  • Tekrarlanan el yıkama (genellikle günde 100 veya daha fazla kez)
  • Bir kapının kilitli olduğundan emin olmak gibi birçok kez kontrol etme ve yeniden kontrol etme
  • Kıyafetleri her gün aynı sırayla giymek gibi katı düzen kurallarına uymak
  • Nesneleri istifleme
  • Çok saymak ve anlatmak
  • Nesneleri gruplamak veya belirli bir sıraya koymak
  • Kendisinin veya başkalarının söylediği kelimeleri tekrarlamak
  • Aynı soruları tekrar tekrar sormak
  • Tekrar tekrar dört harfli kelimeler kullanmak veya kaba (müstehcen) hareketler yapmak
  • Sesleri, kelimeleri, sayıları veya müziği kendi kendine tekrar etmek

Bulaşma Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

Kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, toz gibi etkenler; kimyasal maddeler, deterjanlar, zehirler ile idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin takıntıları ve bu takıntıların yarattığı sıkıntıyı gidermek için yaptığı davranışlarıdır.

34 yaşında ev kadını, eve gelen misafirlerin dışarıdan mikrop taşıyacağı şeklindeki obsesyon-larından dolayı evdeki tüm terlikleri yıkanabilir terlik olarak değiştirmişti ve misafirler gittikten sonra hepsini çamaşır makinesinde yıkıyordu.

 

43 yaşında erkek hasta, ev ortamı dışında tuvalete gitmiyor, evde de tuvalete her gittiğinde idrar sıçradığı şeklinde takıntılı düşünceler ile çoraplarını ve pantolonunu değiştiriyordu.

 

Bu örneklerde kişilerin bedenlerine ve elbiselerine değişik maddelerin bulaşacağı düşüncesi bulaş obsesyonu, ortaya çıkan sıkıntıyı gidermek için temizlik ve yıkanma davranışları yapmaları ise kompulsiyo-nu oluşturmaktadır.

Kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu

En sık görülen obsesyon ve kompulsi-yonlardandır. Kişi gaz ocağı, kapı, kilit gibi nesnelerin açık kalmış olabileceğinden, ütü vs. elektrikli aletlerin fişlerinin prizde takılı kalmış olabileceğinden kuşku duyar (Kuşku obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol etme gereksinimi duyar (Kontrol kompulsiyonu). Bu kuşku ve kontroller yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler.

45 yaşında erkek hasta, her akşam işinden evine döndüğünde otomobilini park edip evine girdikten sonra otomobilin kapısını kilitlediğinden emin olmuyor ve bazen iki-üç kez olmak üzere sokağa çıkıp otomobil kapılarını kontrol ediyordu.

 

54 yaşında erkek hasta, her sabah kendi kullandığı otomobili ile bir kavşaktaki polisin yanından geçiyor, biraz uzaklaştıktan sonra “acaba otomobilin sol aynası ile polise çarpıp yaralamış mıyımdır?” şeklinde kuşkular nedeni ile geri dönüyor, polisin sağlıklı olduğundan emin olduktan sonra rahatlayarak işine gidiyordu.

 

Obsesyon ve kompülsiyonlar, günlük hayatta belirgin sıkıntıya neden olur. Toplumda takıntı hastalığı olarak adlandırılan bu durumlarda, kişi çok ciddi bir zaman dilimini bu yakınmaları ile uğraşarak geçirir. Kişinin olağan günlük işlerini, mesleki görevlerini ya da olağan toplumsal etkinliklerini önemli ölçüde bozar. Dünya Sağlık Örgütü tarafından en fazla yeti yitimi oluşturan 10 hastalık içinde OKB’yi de tanımlanmıştır.

OKB, sadece bilimsel arenada değil edebiyat ve sinemada, birçok kez konu olan bir hastalıktır. Shakespeare’in “Lady Macbeth”i unutulmayacak bir örnektir. Eşini öldürdükten sonra, ellerindeki kanların bir türlü temizlenmediği düşüncesi ile devamlı ellerini yıkaması, edebiyattaki obsesif kompulsif bozukluğa en eski örneklerdendir. Oysa ki ellerini yıkayarak kurtulmaya çalıstığı suçluluk ve günahkarlık duygusudur. Ünlü Ingiliz müzisyen Emilie Ford ise OKB’den ötürü yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatmış:

 “Sanki iki beyniniz varmış gibi, biri akılcı beyin ve diğeri akıl dışı olan ve ikisi hiç durmaksızın kavga ediyor.”

1997 yılında çekilen “As Good as it Gets” filminde (Türkiye’de “Benden Bu Kadar” adıyla gösterime girmiştir.) Jack Nicholson pek çok garip davranış sergileyen bir karakteri canlandırır. Her gün öğle yemeğini aynı masada yeme zorunluluğunu hisseder ve kendi plastik çatal-bıçağını restorana getirir. Kapı kollarını dirsekleriyle açar…

Yaptığı çoğu şey, örneğin; yürürken çizgilere basmamak ya da konuşma ve düşünme şekli hayatını sürdürmeyi her geçen gün daha zorlaştırır. Bu karakter sevimli bir OKB’dir.


OKB SIKLIĞI

OKB önceleri nadir olarak görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine karşın son yıllarda yapılan araştırmalarda hiç de nadir olmadığı belirlenmiştir. Büyük toplum kesimlerinde yapılan araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır.

Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30’lu yaşlarda başlamasına karşın, okul öncesi çağdaki çocuklar dahil herhangi bir yaşta görülebilir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına karşın genel olarak kadınlarda daha sık görülmektedir.

OKB’NİN NEDENLERİ

Herhangi bir kesinlik kazanmamasına karşın OKB’nin nedeni olarak birkaç varsayım üzerinde durulmaktadır.

Genetik Nedenler

OKB’li hastaların anne-babalarında ve diğer birinci derece akrabalarında OKB’nin sık olarak görülmesi hastalığın genetik olabileceğini düşündürmektedir.

Beyin İşlevlerinde Bozulma ve Serotonin

Beyin üzerinde yapılan araştırmalarda beynin bazı bölgelerinde ve özellikle de beyin içindeki sinirsel iletimde önemli rolü olan serotonin maddesinin işlevlerinde bozukluk saptanması bunların OKB’nin nedeni olarak araştırılmasına yol açmıştır.

Çocukluk Çağı Travmaları

Çocukluk çağı travmalarına  (örneğin, cinsel istismar) maruz kalanlarda ileri yaşamlarında önemli bir stres yaşantısı ardından OKB’nin ortaya çıkabilmesi erken çocukluk dönemlerinin OKB gelişiminde önemli rol oynadığını göstermektedir.

Kişilik Özellikleri

Kişilik yapısı olarak titiz, kuralcı, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahip olan kişiler OKB’ye yatkın kişiler olarak değerlendirilmektedir.

Bir Takıntı ya da Kişilik Özelliği Ne Zaman Hastalığa Dönüşür?

Her takıntı hastalık değildir. Günlük hayatında “masumane/zararsız” takıntıları olan, ve bunları senelerdir sürdüren birçok insan vardır. Kişinin OKB olması için düşünce ve davranışların hastalık sayılabilmesi için günlük işlevlerimizi etkileyecek, kısıtlayacak, bozacak kadar şiddetli ve yoğun olmalıdır. Örneğin, bir ev kadınının temiz ve düzenli olması doğal olarak hastalık sayılmaz ama hemen her gün, günün her saatinde temizlik yapıyor, her gün çamaşır yıkıyor ve bu davranışları nedeni ile de çocuklarına onları sağlıklı bir biçimde yetiştirebilmek için yeterli zamanı ayıramıyorsa hastalık olarak değerlendirilebilmelidir. Bir kişinin otomobilinin camlarının kapalı, kapılarının kilitli olduğundan emin olması güvenlik nedeni ile garip karşılanmayabilir ama evinden tekrar tekrar çıkarak ya da yolda geriye dönerek cam ve kapıları kontrol etmesi dikkat edilmesi gereken bir durumdur.

TEDAVİ

Yaşam kalitesinin yeniden sağlanması için OKB hastalarında tedavi zorunludur. Günümüzde OKB`li hastaların çoğunun ilaç ve davranış tedavilerinden yararlandığı bilinmektedir. OKB’de kullanılan antidepresanların, depresyon tedavisine kıyasla daha yüksek dozda ve daha uzun süre kullanılması gerekmektedir. Tedavinin olumlu etkileri ancak tedavinin başlamasından birkaç ay sonra ortaya çıkar. Çeşitli araştırmaların sonuçları, ilaç ve davranış tedavilerinin birlikte uygulanmasının en iyi sonucu verdiği yönündedir.

Psikoterapinin temel amacı, hastanın davranış ve duygularının değiştirilebilmesi amacıyla, problemlerinin altında yatan varsayımları ona gösterebilmek ve bunları yenmesinde yardımcı olmaktadır. Tedavide, hastanın, belirli bir program dahilinde, sıkıntısını ve kompulsiyonlarını artıran durumların üstüne gitmesi sağlanmakta ve bir yandan da kompulsiyonları önlenmektedir. Kompulsiyonların etkin bir biçimde durdurulması ya da önlenmesiyle, hastaların en korktukları durumlarla karşı karşıya kalmaları sağlanmış olur. Ve artık bundan etkilenmemeleri sağlanır. Rahatlık ve güven duygusu geliştirilir.

Yanlış inanışlar birçok hastanın bu ilaçları kullanmaktan kaçınmasına ya da ilaçları doktorun önerdiği dozdan daha düşük dozlarda ya da daha kısa sürelerle kullanmalarına neden olmaktadır. Bu durum OKB tedavisinin güçleşmesine neden olmaktadır.
İlaç  tedavisi

Özellikle serotonin sistemi üzerinde etkili olan ilaçlar OKB tedavisinde oldukça yaralı olmaktadır. Serotonin Geri Alım Engelleyiciler adı verilen bu grup ilaçlar OKB tedavisinde yaygın ve başarılı şekilde kullanılmaktadır. Etkilerinin görülmesi için iki hafta kadar beklemek gerekir. İlacın etkili olup olmadığına karar vermek için en az 10 hafta süre geçmesi beklenmelidir. Etkili olduğuna karar verilirse tedavinin gerekirse günlük doz arttırılarak en az iki yıl sürdürülmesi gerekir.

Bilişsel-Davranışçı Tedavi

Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı obsesyonlarla  karşı karşıya getirmek ve bu kompulsiyonları engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir.

Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

AİLE VE ARKADAŞLARA DÜŞEN GÖREVLER

OKB’li takıntılı hastalar sıklıkla takıntılı düşünce ve davranışları çevredekiler tarafından fark edildiğinde, öğrenildiğinde nasıl karşılanacakları ile ilgili endişe yaşarlar. Çoğu hasta ayıplanacağı, dalga geçileceği, küçük düşürülebileceği düşüncesi ile hissettiklerini paylaşmaktan ya da açığa vurmaktan kaçınır. Hastalar, damgalanma kaygısı ile tedaviye hastalığın başlamasından çok uzun süre sonra gelebilmektedir.  Aile üyeleri ve arkadaşları hastanın zaman zaman çevreye de huzursuzluk verecek düzeye varan takıntılı davranışlarının hastalar tarafından engellenemeyen, karşı koyamadıkları düşüncelerden kaynaklandığını bilmelidir, tedaviye uyum sağlanması konusunda yardımcı olmalıdırlar.

Obsesif Kompulsif Bozukluk

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

Çoğumuz zaman zaman, çeşitli konularda ya da günlük hayatımızda korkulara, endişelere ve takıntılara sahip olabiliriz. Ancak çoğu kez günlük hayatımız içinde ortaya çıkan bu duygularımız ve düşüncelerimizle baş edebilir ve sorunlarımızı hayatımızı etkilemeden çözüme ulaştırabiliriz. Herhangi bir konuda takıntılı düşüncelerimizin ya da davranışlarımızın günlük yaşamımızı etkileyecek ve günlük aktivitelerimizi aksatacak/kısıtlayacak duruma gelmesinde “Obsesif-Kompulsif Bozukluk” aklımıza gelmelidir. OKB, daha önceden nadir olarak görülen bir ruhsal bozukluk olarak kabul edilmesine karşın, son yıllarda yapılan araştırmalarda o kadar da nadir olmadığı saptanmıştır. Yapılan araştırmalarda ortalama olarak, OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır. Genellikle başlangıcının ergenlik döneminde ve 20-30 yaşlarında olmasına karşın, okul öncesi dönemdeki çocuklarda dahil görülebilmektedir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başladığı saptanmasına rağmen, kadınlarda daha sık görülmektedir.

Yapılan araştırmalarda OKB’nin kesin bir nedeni bulunamasa da birkaç varsayım üzerinde durulmaktadır. OKB tanısı bulunan kişilerin anne-babalarında veya birinci derece akrabalarında OKB’nin sık olarak görülmesi, hastalığın genetik olabileceğini düşündürmektedir. Beyin üzerinde yapılan araştırmalarda ise, beynin bazı bölgelerinde ve özellikle sinirsel iletimde önemli rolü olan serotoninin işlevlerinde bozukluk saptanmıştır. Çocukluk çağında yaşanan travmaların (örneğin; cinsel istismar) ve ileri yaşamlarında maruz kalınan stres yaşantısının OKB’nin ortaya çıkışında önemli bir payı olduğu görülmüştür. Ayrıca; titiz, kuralcı, ayrıntıcı ve mükemmelliyetçi gibi kişilik özellikleri olan kişilerin OKB’ye daha yatkın olduğu görülmüştür.

Obsesif Kompulsif Bozukluk’un bileşenlerinden biri olan “obsesyon”, takıntılı düşüncelere, fikirlere ve dürtülere verilen addır. Obsesyonlar kişinin zihninde oluşmasına engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşüncelerdir. Kişi tarafından zaman zaman mantıkdışı olarak değerlendirilebilirler, yoğun sıkıntıya, huzursuzluğa ve anksiyeteye sebep olurlar. “Kompulsiyon” ise, obsesyonları tolere etmek için oluşturulan yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonlar, obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak amacıyla yapılırlar.

Her takıntılı, bizi rahatsız eden düşünce ya da davranış obsesyon veya kompulsiyon olarak adlandırılmamaktadır. Bu davranışların/düşüncelerin bozukluk olarak nitelendirilebilmesi için günlük işlevselliği etkileyecek, kısıtlayacak hatta bozacak kadar şiddetli ve yoğun olması gerekmektedir. Örneğin, evden çıkmadan önce evimizin kapılarını/camlarını kontrol etmemiz gayet normal bir durumdur; fakat kişi tekrar tekrar kontrol ediyorsa veya yoldan geriye dönerek cam ve kapıları kontrol ediyorsa bu dikkat edilmesi gereken bir durumdur.

Bulaşma, kuşku, cinsel içerikli, dini içerikli ve simetri/düzen en yaygın görülen obsesyonlardandır. Temizlik, kontrol, simetri/düzen, dokunma, sayma ve biriktirme/saklama kompulsiyonları da yaygın olarak görülmektedir. Pislik veya mikrop bulaşmasından korkma, başkasına zarar vermekten korkma, hata yapmaktan korkma, şeytanca veya günahkar düşünmekten korkma, düzen/simetri/kusursuzluk ihtiyacı, aşırı kuşku veya sürekli güvence ihtiyacı yaygın obsesyonlar arasında gösterilebilir. Tekrarlayan bir şekilde elleri yıkama/duş alma, el sıkışmayı/dokunmayı reddetme, kilit/ocak gibi şeyleri tekrar tekrar kontrol etme, rutin işleri yaparken içinden veya dışından sürekli sayı sayma, bir şeyleri belli bir biçimde sürekli olarak düzenleme, belirli kelimeleri/cümleleri/duaları tekrarlama, işleri belli bir sayıda yapma ihtiyacı, değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme de yaygın olarak gözlemlenen kompulsiyonlara örnek verilebilir.

Depresyon Tedavisi İzmir

Depresyon Nedir? Depresyon Tedavisi

DEPRESYON

Depresyon bir duygudurum bozukluğudur. Duygudurum içsel olarak yaşantılanan, kişinin davranışları ve dünyayı algılamasını değiştiren hakim ve sürekli duygu tonudur. Duygulanım ise duygudurumunun dışa ifade edilmesidir. Duygudurum normal, yükselmiş ya da çökkün olabilir. Depresyonda duygudurumunun çökkün hali görülür.

Depresyon için risk faktörleri:

  • Düşük benlik saygısı ve çok bağımlı olma, aşırı özeleştiri yapma veya aşırı kötümser olma gibi bazı kişilik özelliklerinin
  • Fiziksel veya cinsel istismar, ölüm veya kayıp gibi travmatik veya stresli olaylar, zor bir ilişki ya da finansal problemlerin
  • Genetik akrabaların tıbbi geçmişlerinde alkolizm, bipolar bozukluk, depresyon, veya intihar öyküsü olmasının,
  • Lezbiyen, gey, biseksüel veya transseksüel bireylerin çevresindeki ortamın destekleyici olmamasının
  • Anksiyete bozukluğu, yeme bozuklukları veya travma sonrası stres bozukluğu gibi diğer zihinsel sağlık bozukluklarının varlığının
  • Ağır alkol, sigara veya uyuşturucu kullanımının
  • Kanser, felç, kronik ağrı veya kalp hastalığı dahil olmak üzere ciddi veya kronik hastalıkların
  • Yüksek tansiyon ilaçları veya uyku hapları gibi bazı ilaçların kullanımın, bireylerde depresyonun gelişmesi riskini daha artırdığı gözlemlenmiştir.

Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiştir. Buna göre depresyonun oluşumu çocukluktan beri karşılaşılan acılı uyaranlardan kaçmayı, kurtulmayı bilmeme ve çaresiz kalma durumu olarak açıklanmıştır. Depresif birey genellikle başarısızlık nedeniyle içsel, değişmez ve genel nedensel yüklemeler yaparken başarıda ise dışsal, değişebilir ve özel nedensel boyutta yüklemeler yapmaktadır.

Davranış bilimcilerine göre depresyon, uygunsuz ve yetersiz etkenlerin pekiştirilmesi bazı destekleyici etkenlerin ise geri çekilmesi sonucu gelişir.

Depresyonun psikoanalitik kurama göre açıklanması da geleceğe yönelik karamsarlık duygusu ve özsaygının kaybı temel alınarak yapılmıştır. Özsaygı yitiminin geleceğe yönelik umutsuzluğu etkilediği gösterilmiştir.

Bibring (1953), depresyonun psikopatolojisini ego kavramı içinde açıklamıştır. Buna göre her bireyin güçlü ve özsever nitelikte uyumlu ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Depresyon ise bu beklentilerin kesintiye uğrayarak güçsüz ve çaresiz olma durumudur. Bu beklentiler şu aşamalarda geçer:

  1. Değerli, sevilen, istenen birey olmak; değersiz olmamak,
  2. Güçlü, üstün, güvenli olmak; güçzsüz ve güvensiz olmamak,
  3. İyi ve seven olmak; saldırgan ve yıkıcı olmamak ister.

Depresyon ile ilgili geliştirilen kuramlardan bir kısmı depresyonda olumsuz düşünce, beklenti ve yanlış öğrenmenin etkin olduğunu gösterip umutsuzluk ile ilişki kurmuşlardır. Bunlardan biri de Beck (1979) tarafından geliştirilen bilişsel bozukluk kuramıdır. Beck depresyonu şematize ederken üç kavram tanımlanmıştır:

  1. Bilişsel üçlü: Kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilintili inançları kapsar.
  2. A) Hasta kendini yetersiz, değersiz bulur. Yaşamı ona göre hayal kırıcıdır.
  3. B) Çevresi ona yardım etmemektedir, yaşantısı yetersizdir.
  4. C) Geleceğinden umutsuzdur, uzun dönemli amaçları yoktur. Böylece olumlu bir davranış başlatamaz.
  5. Sessiz kabullenişler (şemalar): Depresif kişi kendisinin de açıklayamadığı bazı inanç ve kuKallara sahiptir. Hasta coşkularını, bilgilerini ve davranışlarını bu kurallara dayandırır. Örneğin eşi iltifat etmezse “artık beni beğenmiyor, beni kimse sevmiyor, değersizim” düşüncesi oluşur.
  6. Bilişsel hatalar: Gerçek olayla, hastanın bu olayla ilgili olumsuz otomatik düşünceleri kıyaslanarak mantık hataları kurulur. Örneğin, keyfi anlam çıkarma, seçimli dikkat, genelleştirme, büyütme, küçültme ve özelleştirme gibi.

Mutsuzluk, olumsuz gelişmelere karşı insanların verdiği olağan tepkilerin bir parçasıdır. Mutsuzluk beklenenden uzun sürerse, koşulların zorluğuyla orantısızsa ya da kişinin kontrolünün ötesindeyse, çökkün duyguduruma ilişkin bir semptom olabilir. Çeşitli beden hastalıklarında ve farklı psikiyatrik sendromların seyri esnasında çökkün duygudurum ve duygulanım ortaya çıkabilir.

Depresyonda çökkün duygulanım, enerji azlığı ve ilginin ya da alınan zevkin kaybı çekirdek özelliklerdir. Konsantrasyon azlığı, özgüven azalması, suçluluk duyguları, karamsarlık, kendine zarar verme ya da özkıyım düşünceleri, uyku düzeninde bozulma, iştah değişiklikleri ve libido azalması diğer sık görülen belirtilerdir. Sosyal ve mesleki işlev bozulur. Depresyon tanısı koyulması için tablo en az iki hafta sürmelidir. Her depresyon atağı farklı şiddette olabilir. Semptomların sayısı, tipi ve yoğunluğu, depresyonun şiddetini belirler.

Depresyonda uykunun sirkadyen ritmi sıklıkla bozulur. Uykuya dalmada güçlük, erken uyanma, sık sık uyanma ve hipersomni sık görülür ve önemli depresyon semptomlarındandır.

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir?

Depresyonu olan çoğu insan için ilaçlar ve psikoterapi etkilidir. İlk aşamada doktor veya psikiyatrist semptomları hafifletmek için çeşitli ilaçları reçete edebilir.

Bununla birlikte, depresyonu olan birçok insan bir psikiyatristpsikolog veya psikolojik danışman ile gerçekleştirilecek psikoterapilerden de faydalanabilir.

Şiddetli depresyon durumunda hastanede yatmak veya belirtiler düzelene kadar ayaktan tedavi programına katılmak gerekebilir.

 

Psikoterapi

Psikoterapi, bireyin bir ruh sağlığı uzmanı ile durumu ve ilgili konular hakkında konuşarak depresyonun tedavisini sürdürmesi için kullanılan genel bir terimdir. Psikoterapi konuşma terapisi veya psikolojik terapi olarak da bilinir.

Depresyon için bilişsel davranışçı terapi veya kişilerarası terapi gibi farklı psikoterapi türleri etkili olabilir. Psikoterapinin yardımcı olabileceği konular arasında:

  • Başkalarıyla olumlu ilişkiler, deneyimler, ve etkileşimler geliştirmek,
  • Bir krize ya da zorluğa adapte olmak,
  • Depresyonu ağırlaştıran davranışları saptayıp, değiştirmek.
  • Gerçekçi hedefler belirlemeyi öğrenmek,
  • Hayata dair bir memnuniyet ve kontrol duygusu kazanmak,
  • Olumsuz inanç ve davranışları tanımlamak ve sağlıklı, pozitif olanlarla değiştirmek,
  • Sorunları çözmek ve onlarla başa çıkmak için daha iyi yollar bulmak,
  • Umutsuzluk ve öfke gibi depresyon belirtilerini hafifletmeye yardımcı olmak yer alır.