Kategori: Bireysel Terapi

Yaşam Koçluğu Sertifikası Eğitimi

Motivasyon ve İhtiyaçlarımız

Motivasyon ve İhtiyaçlarımız

Motivasyon kişiyi sabah yataktan kaldıran güçtür. Var olan doğal enerjimizi akıllıca bir şekilde düzenlediğinizde daha az çaba göstererek daha verimli bir şekilde günü değerlendirebilirsiniz. Kendinizi ne kadar motive olmuş hissederseniz o kadar fazla sizi geri tutan şeylere karşı direnebilirsiniz. Dolayısıyla motivasyonunuz yükseldiğinde otomatik olarak özgüveniniz de artmış olur.
İnsan potansiyelini ve içsel motivasyonunu en iyi şekilde açıklayan kuramcılardan olan Abraham Maslow kişinin başka ihtiyaçları karşılanmadan önce öncelikle fiziksel ihtiyaçlarını yani hava, su, gıda, uyku… vb . karşılamak gerektiğini öne sürmüştür. Bu ihtiyaçlar karşılandığında ikinci düzeyde olan, kişinin güvenlik ihtiyacının karşılanması gerektiğini söylemiştir. Güvenlik sadece güvenli bir ortamda yaşamak değil, kendimizi güvende hissetmekle de ilişkilidir. Özellikle aşırı kaygılı kişiler kendilerini kaygıdan arınmış yani güvende hissedene kadar başka bir şey düşünemezler.
İnsanların üçüncü düzeydeki ihtiyacı ise aidiyet ve sevgidir. Bu ihtiyaçlara sosyal ihtiyaçlar da diyebiliriz. Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb. konular bu basamakta yer alır. Bu düzeydeki ihtiyaçlarımız karşılanmadığında kendimizi yalnız ve dışlanmış hissederiz. Aidiyet duygusu özellikle bir gruba ait hissetmek veya bir yere ait hissetmekle ilişkilidir. Fiziksel temastan başka olarak kabul görme ve duygusal temas esas olarak bir ait hissetme ihtiyacıdır. Duygusal temas en basit düzeyde bir ortama girdiğimizde ve selam verdiğimizde diğer insanların da bize selam vermesi şeklinde olabilir. Daha üst düzeyde ise seni takdir ediyorum, seninle gurur duyuyorum, seni seviyorum şeklinde gerçekleşebilir. Bağımsızlığı ya da yalnızlığı ne kadar savunursak savunalım insanoğlu doğası gereği sosyaldir ve sosyallik bir ihtiyaçtır. Diğer insanlarla ilişkilerimizde bu ihtiyacı karşılamaya yönelik ne tür tutum ve davranışlarda bulunduğumuza yönelik bir sorgulamaya gitmek ilişkilerimizi iyileştirmek adına yararlı olabilir.
Dördüncü düzeye gelindiğindeki ihtiyaç ise değer verilme ve saygınlık ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, statü, başarı, itibar, tanınma… vb. ile ilişkilidir. Kişinin kendini yeterli hissetmesi, başkaları tarafından tanınmak istemesidir. Bir gruba ait olmak artık yeterli değildir. Kişi o grupta bir miktar güç ve statüye de sahip olmak ister. Daha büyük bir araba sürmek, öğretmen-anne-baba grubuna başkanlık etmek, yapılan işte kariyer basamaklarında yükselmek gibi istekler ortaya çıkar.
Son olarak bütün bu basamakların tırmanılmasının ardından, kişi nihayet en üst basamağa ulaşır. Bu basamak kendini gerçekleştirme basamağıdır. Her bireyin kendine ait özellikleri, davranış kalıpları ve tutumları vardır. Birey bu özelliklerini geliştirmek ve diğerlerine göstermek ister. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi için, diğer alt basamaklardaki ihtiyaçların yeterince karşılanmış olması bir gerekliliktir. Ancak, bir önceki ihtiyacın %100 giderilmiş olmasına gerek yoktur, yeterli miktarda giderilmiş olması yeterlidir. Bu aşamada kişi yaşam boyu sürdürdüğü macerada ona bir şeyler sunmuş olan dünyaya bir şeyleri geri verme fırsatı bulur. Kişisel tatmin ve başarısını elde etmiştir. Potansiyelinin farkına varmış ve bunu en üst düzeyde kullanmıştır.
Peki hayattaki motivasyonumuzu yükseltmeye çalışırken Maslow’ dan nasıl yararlanılabilinir ? Dönüp baktığınızda hangi basamakta kendinizi yetersiz hissediyorsanız o basamakta yapılacak iyileştirmelere odaklanın. Eksikliğini hissettiğiniz ihtiyaç, motivasyonunuzun önündeki yegane engeldir. Eğer ki bunu saptamakta zorlanıyorsanız bir uzmandan yardım alabilir ve onun rehberliğinde kendinize yeni bir rota belirleyebilirsiniz.

mindfulness eğitim

İçimizdeki Olumsuz Sesi Susturmak

İçimizdeki Olumsuz Sesi Susturmak

Çoğu zaman içinizden bir sesin motivasyonunuzu kırdığını hissetmişsinizdir.  Bunu yapmam imkansız, hiçbir zaman öyle olmaz türü ifadeler kendimizi korkutmak için yazılmış senaryolardır.  Bu durumla baş etmek için öncelikle genellemelerden uzak durmak gereklidir. Her zaman, asla, herkes, hiçbir şey gibi ifadeler yerine bazen, muhtemelen, neredeyse gibi kelimeler üzerinizdeki korkuyu ve baskıyı kaldırarak sizi özgürleştirebilir.

Başarılı insanlar kendini suçlamayı bir kenara bırakıp olanların sorumluluğunu alan ve harekete geçen kişilerdir. Kişiler önce kendinde sonra etrafındaki kişilerde suç aramaya başlarlar. Bunun sonucunda değişim için de bir başkasının harekete geçmesini beklerler.  Oysa fark yaratmak isteyen kişi başkalarının onu baltalamasını beklemeden kendi işlerini yoluna koyan kişidir. Dikkatini yolunda gitmeyen şeyler yerine, onların yerinde olmasını istediği şeylere yöneltmek kişiyi ileriye taşır.

Tabi ki hayatın kendisi bize zor zamanlar sunacaktır. Bu zor zamanlar her ne kadar bize acı çektirse de aynı zamanda bakış açımızı geliştirerek bize bir esneklik sağlar ve bir sonraki karşılaştığımız zorluklar için daha sert durmamızın önünü açar . Yaşadığınız zor zamanları, nelerin üstesinden geldiğinizi, bu zor zamanlardan ne gibi yararlar sağladığınızı ve bu faydaları gelecekte nasıl kullanabileceğinizi düşünün, dilerseniz bunları bir kağıda yazın. Örneğin:

Çocukken ailem beni hep eleştirirdi. —- Zor bir zaman

Başarısızlık, değersiz hissetme —– Üstesinden gelinen zorluklar

İnsanları sürekli eleştirmenin yararlı olmadığını öğrendim, değerliyim.—- Faydalar

Olumlu anne baba tutumuna sahip bir anne baba olabilirim. —– Gelecekte nasıl kullanabilirim.

 

Geçmişte yaşadığımız zorluklar bize bazı olumsuz varsayımları benimsetebilir. Bu da bir işe başlarken   kendimizden emin olmamızı engelleyebilir. Örneğin;  “Kilo vermeye başlarsam özgüven sahibi olacağım ama asla kilo veremeyeceğim” “Ailem beni hiç desteklemedi bu sebeple özgüven sahibi olamayacağım”… gibi. Çoğu zaman yaptığımız kehanetler gerçeğe dönüşene kadar doğruymuş gibi davranmakta ısrar ederiz. Gerçeğe dönüştüklerinde ise hep haklı çıktığımızı söyleyerek varsayımlarımızı sürdürmeye devam ederiz.

Peki sizin içinizdeki ses size neler söylüyor? Ona karşı nasıl mücadele edebilirsiniz?  İçinizdeki sesin size söylediği olumsuz mesajları takip edin ve tam tersini tekrarlamaya çalışın.  “Bunu asla yapamazsın asla bitmeyecek” yerine “Bunu yapabilirim.” cümlesini sesli olarak tekrarlamak gibi.  Olumsuz mesajlarınızın altındaki olumlu mesajı görün. Zihninizdeki ses ” Bunu asla yapamayacaksın” derken aslında yapmanız için sizi motive etmeye çalışıyor olabilir.

Etrafınızda enerjinizi tüketen ve olumsuz iç sesinizi destekleyen kişiler olabilir. Bu kişileri de o sesi susturmaya davet edebilirsiniz. Bu düşük motivasyonlarının kaynakları hakkında konuşabilirsiniz. Bazı durumlarda ise bu toksik kişilerle iletişimi koparmak yararlı olabilir.

Zihniniz bu dünyada kontrol sahibi olabildiğiniz tek düşünce sistemidir. Bunu anladığınız vakit olumsuz ve zehirli düşünceleri bir kenara bırakarak daha kaliteli bir inanç sistemiyle daha keyifli bir hayat yaşamaya başlayabilirsiniz.

Ölüm, Kayıp ve Yas Süreci

ÖLÜM, KAYIP ve YAS SÜRECİ

Hayatımıza giren veya bir şekilde ilişki kurduğumuz, bize yakın, sevdiğimiz biri veya birilerinin kaybıdır ölüm. Aslında tanışılan, bağ kurulan anda, karşımızdaki kişiyi daha ileriye, geleceğe taşıma eğilimliyizdir. Biriyle tanıştığımızda genellikle o andakiyle kalmayacaktır tanışıklık. Ya ikili ilişkinin devamı gelmeyecek ya da devam ederse çok daha farklı şekillerde yine karşılaşılacaktır. Bu karşılamalardan kastedilen, karşımızdaki kişinin düğününe katılacak olmamızdan tutun, karşımızdaki kişinin anneanne veya dede olmasına şahit olabilecek kadar geniştir. Örneğin bir kız çocuğu için annesini bir anneanne olarak hayal etmesinden daha doğal bir durum yoktur ancak annesi, anneanne olamayacak kadar erken bir yaşta hayatından çıkıp gittiyse, bu durum onun için ölümün doğal yasının yanında, oluşturduğu anneanne şemalarının yıkım yasını da beraberinde getirecektir. Karşımızdaki kişilere tanıştığımız andan itibaren yüklediğimiz birçok anlam hesaba katılınca da insanoğlu için ölüm karşılanması oldukça zor bir olgudur. Kaybın karşılanması, birçok duruma göre değişiklik gösterir. Aynı şekilde kayıp sonrası ortaya çıkabilecek tepkilerde bu değişkenlere bağlı olabilir. Bu değişkenler, kaybı karşılayan birey veya bireylerin özellikleri, kaybedilen kişiyle olan yakınlığın derecesi, kaybın şekli, kaybın ani olup olmadığı, içinde bulunulan toplum ve kültür gibi daha birçok bireysel değişkenlerdir.

Bu faktörlere bağlı olarak, kayıp sonrası ortaya çıkabilecek tepkiler;

Fiziksel tepkiler; Yorgunluk, Uyuyamama, Kas ağrıları, Nefes alıp vermede güçlük, Titreme ve bireylere göre farklılık gösterebilecek birçok tepki.

Bilişsel Tepkiler; İnanmama, Dalgınlık, Odaklanamama, Sürekli kaybın düşünülmesi hali.

Duygusal Tepkiler; Şok halinde olma, Üzüntü, Suçluluk duyma, Vefasızlık Duyma, Çıkmazda hissetme gibi duygu durumu içerisinde olabilirler.

Davranışsal Tepkiler; Fiziksel tepkilerle birlikte yalnızlığı tercih etme, insanlarla iletişime girmemeye çalışma gibi birçok davranışsal tepkilerde bulunabilirler.

Kayıp yaşayan kişi, yas sürecinde kaybı kabullenip yaşamını yeniden düzenleyene kadar çeşitli aşamalardan geçer. Bu aşamalar şu şekilde gelişir:

  1. Aşama. Şok ve Uyuşma: Kaybın/ölümün olduğu/öğrenildiği ilk anda yaşanır. Kişi kısa süreli hissizlik yaşar.
  2. Aşama. İnkâr/ İnanmama: Kişi ölümü/kaybı reddeder ve bir süre hiçbir şey olmamış gibi davranabilir.
  3. Aşama. Arzu Etme: Kaybedilen kişinin geri gelmesi beklenir ve arzulanır. “Neden benim başıma geldi bu” sorgulamasıyla birlikte bu aşamaya öfke ve yalnızlık duyguları da eşlik etmektedir. Yas sonrası ortaya çıkan bu öfke bir uyum sağlama çabasıdır.
  4. Çaresizlik: Kişi kaybı önleyemediği için ya da kaybedilen kişiyi geri getirmeye yönelik elinden bir şey gelmediği için çaresizlik hisseder. Çaresizlik hissi ile birlikte kişi iş ve sosyal yaşamında, bu aşamada, problemler yaşayabilir.
  5. Kabullenme ve Hayatı Yeniden Düzenleme: Ölüm/kayıp gerçeği bu aşamada kabullenilir. Yas tepkilerinin yoğunluğunda azalmalar görülür. Kişi kayıp öncesi yaşamına adapte olmaya başlar.

Bu aşamalar her yas sürecini yaşayan insanlar için geçerli olmayabilir, kimisi bu aşamaların ilkinde takılmış olabilirken kimisi direkt son aşamaya geçmiş olabilir. Yas süreci, her insan için farklı bir süreçtir. Yasın, kaybı yaşayan birey için kabulleniş aşamasına gelebilmesi, kişinin baş etme, problemleri çözme, alternatif düşünce ve eylemler üretme, telafi etme becerisine de bağlıdır.

Yas gruplandırılmak istendiğinde 3 farklı kategoride ele alınır. Bunlar; normal yas, karmaşık yas, travmatik yastır.

Normal yas genelde 6 aya kadar sürer ancak, 8 ay veya 12 aya kadar süren yaslar da bireysel farklılıklara göre değerlendirmenin yanında normal kabul edilebilir. Bu dönemin uzun sürmesi, yası yaşama sürecinin bir uzman desteğiyle ele alınması gerektiğini işaret eder.

anne çocuk

Tek Ebevenyli Aile Olmak

Tek Ebevenyli Aile Olmak

Aile, anne, baba ve çocuk veya çocuklardan oluşan toplumun en temel kurumlarından biridir. Ancak bu kurum zaman içerisinde çeşitli nedenlerle ayrışmaya giderek sonucunda tek ebeveynli aileyi ortaya çıkardı. Günümüzde, oluşan ailelerin devamlılığı konusunda bir hayli güçlük yaşanmakta ve geçmişten bugüne tarihsel, sosyolojik, psikolojik değişimlerin etkisinde kalarak, artık Dünya genelinde her geçen yıl büyük bir artışla, aile kurumu dağılmaya gitmektedir. Bu dağılımın en büyük sebeplerinden biri boşanmayken, eşlerden birinin ölümü, eşlerden birinin uzun süreli yokluğu ve ebeveynin tercihleri de nedenlerin toplandığı genel başlıklar halinde sınıflandırılmıştır.

Boşanma, karı ve kocanın isteğiyle, aile kurumunun çeşitli nedenlerle devletin resmi kurumlarınca sonlandırılmasıdır. Ülkemizde boşanma sonucu çocuk veya çocukların velayeti, eğer 6 yaşından küçüklerse tercih çocuğa bırakılmaksızın anneye verilmektedir. Anne bu sürecin sonucunda her ne kadar baba hayatta olsa veya çocukların bakımına oldukça katkı sağlayabilse dahi tek ebeveynlik yolunda ilk adımını atmış olur. Eşlerden birinin kaybıyla başlayan tek ebeveynlikte boşanma sonucu başlayan ebeveynlik kadar travmatiktir. Anne veya baba, çocuk veya çocuklarının artık tek başına sorumluluk ve ihtiyaçlarını karşılamak zorunda kalmaktadır. Tüm bunların yanında kalan aile üyelerinde, normal sürece dönme zamanı, önce kişisel başa çıkma becerisine ve aile üyelerinin bağlarına bağlıdır. Ebeveynlerden birinin kaybıyla aile üyelerinde ölümün kabulü güç, derin bir yas söz konusu olmaktadır.  Eşlerden birinin çeşitli nedenlerle uzun süreli yok olması, kalan diğer ebeveynin  ve çocuklarının stresli ve kaygılı olmalarına neden olabilmektedir. Ebeveynin uzun süreli yokluğun nedeni de aile üyelerinin kaygı düzeylerine etki eder. Askerlik süreci nedeniyle evden ayrılmak durumunda kalan bir ebeveynin, ardında kalan aile üyelerinde, bu durum aylar öncesinden belli olduğu ve gerekli tedbirler alınabildiği için daha sağlıklı atlatılabilirken, ani bir savaşa gitme veya cezaevine konulması halinde, kalan aile üyeleri oldukça yüksek kaygı ve korku esareti altına girer. Bu durumda diğer ebeveyn, iki ebeveynin yerini doldurma çabasıyla çocuk veya çocuklarının ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Bu noktada tek başına sorumlulukları olan ebeveynin kendi sağlık ve ihtiyaçlarını ihmal etmemeyi gözden kaçırmaması gereklidir. Çocuk veya çocuklarının yaşam koşullarını iyi bir düzeyde tutmaya çalışan ebeveynler, bunun kendilerinin hem fiziksel hem de ruhsal iyilik hallerini korumaktan geçtiğini unutmamalıdırlar. Bir diğer tek ebeveynli aile olmak nedenlerinden biri de tercihler, yani kasten veya bilmeden evlilik dışı çocuğun meydana gelmesi veya evlat edinme olabilir. Ülkemizde bu nedenlerle, tercihen tek ebeveynli olan ailelere ılımlı yaklaşımda bulunulması güç olmakta ve bu da tek ebeveynli ailelerde kendilerinden başka sosyal destek kaynağı bulamamalarına yol açmaktadır. Bu yaşanan hem ebeveynin anne veya babalık rolüne hem de çocuk veya çocukların sağlıklı psikososyal gelişimine zarar verebilmektedir.

Tek ebeveynin baba olduğu durumlarda, babalar çocuk veya çocuklarının yeterli sevgi ve ilgiyle büyüyebildiklerinden endişe duyarlarken; Tek ebeveynli anneler, çocuklarının ekonomik geçimlerinden ve çoğalan rollerinin sonucu olarak, çocuklarına ayırabilecekleri zamanın yetersizliğinden endişe etmektedirler.

TEK EBEVEYNLİ AİLELERDE ANNE VEYA BABA NE YAPMALI?

Ülkemizde anne veya babalar, çocuklarının bakımından tek başına sorumluysa, ‘ Hem anne hem baba olmalısın’ telkinleriyle çocuklarına karşı bir rol karmaşası yaşamak zorunda kalabiliyor. Anne veya baba, olmayan ebeveynin boşluğunu doldurmaya çalışmamalı, çocuğunun, babasından ya da annesinden yoksun kalmasının yaşattığı duyguları anlayabilmeli, ilgi ve sevgisiyle bu ihtiyacını olabildiğince gidermeye çalışmalıdır. Ancak rollerde değişiklikler yapılarak, ebeveyn yeri doldurulmamalıdır. Anne veya baba, hem anne hem baba olmak için savaş vermemelidir. Bu çocuk veya çocuklar içinde oldukça karmaşa içeren bir durum oluşturur.

Ebeveyn boşandığı eşiyle ilgili olumsuz söylemlerde bulunmamalı, çocuk veya çocuklarını bir taraftar olmaları konusunda zorlamamalıdırlar. Anne veya babalar, bu durumu biraz daha genelleyip boşanma sürecinin, evden kendi tercihiyle uzakta bulunan bir diğer ebeveynin durumunun, ölen ebeveynin öldüğünün bir sır gibi çocuktan saklı tutulmasının çocuk için daha sağlıklı olduğunu düşünebiliyorlar. Çocuğunuz anne veya babasının hangi nedenlerle yanında olmadığını bilmelidir. Çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine göre uygun bir dil kullanılarak ve çocuğun güven ilişkisi kurduğu kişi veya kişiler tarafından bu durum veya durumlar kendisine açıklanmalıdır. Örneğin çocuk annesinin ölümünü, babasından duymalı, bir başkasından, kapı komşunuzun çocuğundan değil. Bu durumda babasına karşı olan güveninin zedelenme ihtimali olabilir. Çocukta, annesinin ölümünün getirdiği korku ve kaygıların dinginleşebilmesi, kalan ebeveynin desteğiyle sağlanabilir. Çocuklar ebeveynlerin birbirlerine olan öfke veya nefretlerinden sorumlu tutulmamalıdırlar. Çocuk veya çocuklarına karşı böyle bir duygu veya davranış yansıtması yaşayan ebeveynlerin uzman desteği alması gereklidir.

Tek ebeveynli aileler, toplumsal ve bireysel ön yargılardan kurtulmalı ve çevrenin  söylentilerinin  esareti altına girmemeye özen göstermelidirler.

Tek ebeveynli aile bireyleri, tek ebeveyn olmanın, çocuk veya çocukların tek ebeveynli ailede büyümesinin olumlu ve güçlü yanlarını bulmaya çalışmalı ve bunları aile üyeleri kendi aralarında birbirleriyle konuşmalıdırlar. Aile en büyük duygusal ve sosyal destektir.

Tek ebeveynli çocuk yetiştiren aileler, olabildiğine çocukla özel zaman geçirmeli, çocuk diğer ebeveynin yanına gideceği zamanlarda da diğer ebeveyn, çocukla sürekli iletişim halinde olmalıdır. Karı- kocalık ve anne- babalık ayrımını net çizgilerle ayırmakta fayda vardır. Karı, kocalık görevinden istifa edilebilir, boşanılabilir ancak anne ve babalık görevi ömür boyudur ve boşanma diye bir şey söz konusu değildir.

Evlilik İletişim

Kadın ve Erkek Farklıdır!

Kadın ve Erkek Farklıdır!

Son zamanlarda bir hayli kadının ve erkeğin eşit olması gerektiği üzerine konuşuluyorken, bunun için nice kampanyalar düzenlenip, destekler isteniyorken, konuya biraz daha farklı bir boyutuyla yaklaşarak kadın ve erkeğin nasıl farklı olduğunun ve bu farklılığın aslında eşit olmanın zıddı anlamına gelmediğinin hatta eşit olmanın bir gereklilik olmadığının altı çizilmeli.

Eşit olmak denildiğinde aklınıza gelenleri düşünün, tüm bunları genel bir başlık altında sınıflandırmak isteseydik, bu başlıkların içerisinde benzer olmayı bulabilir misiniz? Ayrıntılı düşündüğünüzde aklınıza gelenler, eğer eşit olmanın gerçek anlamını bilerek geldilerse aslında cevabınız ‘Hayır’ olacaktır. Belki ‘Evet’ diyeniniz de olabilir ancak yazının devamında bu ‘Evet’ i tekrar yorumlamanız gerekebilecek. Çünkü kadın ve erkeğin eşit olması demek iki biyolojik sınıfın benzer olacağı anlamına gelmez. Bu iki cinsi birbirine benzer tutmaya çalışmak hem kadının hem de erkeğin varlığına haksızlık olmaz mı?

Eşit olmak, benzerlik üzerine temellendirilmiştir ancak birebir aynısı olmak değildir. Çünkü kadın ve erkek birebir benzeyerek eşit olamazlar. Eşit olmanın tanımı, kadın ve erkek üzerinden yapılacaksa sadece benzerlikten yola çıkılarak yapılamayacak kadar önemli ayrımlar içerir. Bu ayrımlardan en önemlisi kadının doğası ve erkeğin doğasıdır. Eşit olma isteği de kadının ve erkeğin doğasına aykırıdır. Kadın ve erkek birbirlerine ‘ne eksiği ne de fazlası’ olamayacak kadar benzer değildir. Kadın ve erkek ayrımı bulunamayan değildir. Kadın ve erkek hem biyolojik hem de psikolojik anlamda birbirlerinden farklıdır. Toplumda kadın ve erkek denk tutulmaya çalışılırken, görmezden gelmeye çalıştığımız bir noktayı aydınlatmakta fayda var, kadın ve erkek farklıdır. Sosyolojik anlamda haklarının ‘Eş Olması’ nı istemek, desteklemek bir yana tabi ki.

Farklılıklar güzelleştirir, geliştirir, değiştirir, daha işlevsel hale getirir. Farklılığın olduğu, her neresi ve her nasıl bir durumsa orada bir üretim söz konusu olabilir. Aynı olmaya karşı çıkmaz farklılık, aynılığı güzelleştirir. Aynılığa renk verir. Farklı olmak demek, aynılığın yıkımına neden olmak, aşağılama veya üstünlük kurmak demek değildir. Farklılıklarla barışmak gerek, farklı olanı kucaklayabildiğimiz kadar eşit kalabiliriz ancak. Kadın ve erkek, eşit olabilmek için önce farklılıklarını bilebilmeli, buna saygı duyabilmeli, kabul edebilmeli. Tüm bu farklı yönleriyle kadın da erkekte önce özüne dönük barış içinde yaşayabilmeyi öğrendikten sonra birbirlerine karşı eşitlikten bahsedebilmeli. Kadın ve erkeğin farklılıkları beraberinde tamamlanmayı getirir. Bu noktada hem kadının hem de erkeğin bu farklılıkları nasıl karşıladığı çok önemlidir.

İlişkilerdeki sorunlar genellikle, karşı cinslerin birbirlerinin farklı yönlerini doğru karşılama şeklini bilemiyor olmalarından kaynaklanabiliyor. İlişki öncesi döneminde farklı olmayı bir problem oluşturma taşı olarak gören bireyler, ilişkileri sırasında farklılığı en büyük korkuları haline getirebiliyorlar. Aynılığı yakalamak adına birçok girişimde bulunuyor, hatta beraberinde karşılıklı olarak değişimler beklemek durumunda kalabiliyorlar. Bazen bu değişimler ilişki içerisindeki kişileri olumlu etkileyebilirken bazen de zorlayıcı hatta istismar edici bir boyuta ulaşabiliyor. Bu noktada kadın ve erkeğin, ilişki içerisinde olduğu partnerinin, kendisinden farklı ne gibi davranışlar sergilemesi, farklı hangi tutumlar içinde olduğunu gözlemlemesi durumunda olumsuzluğa kapıldıklarını iyi belirlemesi gereklidir. Eğer sorunun oluşumuna neden olan faktör veya faktörler bireylerin birbirlerinden farklı yönleriyse, bunu nasıl zenginliğe dönüştürebilirler farklılıklar üzerine ayrıntılı düşünmeleri gereklidir.

Kadın ve erkeğin farklılığının konuşuluyor olması bir üstünlük kurma girişimi değildir, hem erkeğin hem de kadının varlığının ayrı ayrı kabul edildiğinin ve buna saygı duyulduğunun göstergesidir.

kişisel gelişim

Özgüveni Tekrar Kazanmak  

Özgüveni Tekrar Kazanmak  

Özgüven, her durumda uygun ve etkili bir eylemde bulunma becerisidir. Hayatta bize zorluklarla başetmek için yarar sağlar. Özgüveni yerinde olan kimse, bir  şeyin üstesinden gelmenin mümkün olduğuna inanır. Etrafındaki kişilerin paniklemesini önler ve ilham verir.

Özgüveni olan kişi ne istediğini, nereye gitmek istediğini bilir. Yaptığı işlerde motivasyonu yüksektir. Öfke ve kaygı gibi zorlayıcı duygularının farkındadır ancak onların kendisini yenmesine izin vermez ve onlarla çalışır. İnsan olarak başarılarının farkındadır ancak mükemmel olmayı beklemez.

Kişinin özgüveni yüksekse, davranışlarında esneklik söz konusudur, duruma göre davranışlarını ayarlar, başkalarının görüşlerine de değer verir. Keşfedecek şeyleri olduğuna inanır ve öğrenme arzusuyla doludur. Stresle başa çıkmaya çalışır, kendine saygı gösterir. Bir hayat amacına sahiptir.

Peki  özgüveninizi geliştirmek için neler yapabilirsiniz ?

Yaptığınız işin değerini bilmeye çalışın ve iyi yaptığınız bir işin bilincinde olun.  Gerçekten başarılı olduğunuz bir alanda gelen takdiri kabullenin ve olumlu desteğin tadını çıkarmayı deneyin.

İyi olduğunuz konuların ne olduğuna karar verin ve o alanda kendinizi geliştirmeye çalışın. Bu belirlediğiniz alanda yapabileceğiniz şeyler için yeni hedefler koyun ve bu hedefleri gerçekleştirmek için harekete geçin.

Hayal edin! Hayalinizdeki kadın ya da erkek nasıl biri? O kişi nerede, ne yapıyor, yetenekleri neler, yanında kimler var? Hayal etmek bir şeyi gerçekleştirmeye yönelik olan inancınızı arttırır.

Kendinizi bir başkasıyla kıyaslamaktan vazgeçin. Bu dünyada sizden yalnızca 1 tane var ve eşsiz ve benzersiz olan her şey değerlidir. Bu dünyada sizin siz olarak yapıp edeceğiniz şeyler olduğunun bilincinde olun.

Bir şeyleri değiştirmeye başlamak için en güzel an şu andır. Değişim konusunda kaygılarınız ve korkularınız çok yoğunsa bir uzmandan destek almayı deneyin.

Niyet edin. Örneğin; “Kendimi onurlandıracak ve benim için doğru olacak bir şekilde özgüvenimi oluşturacağım. Bundan sonra kendime dürüst, merhametli ve saygılı olacağım. Olabileceğimin en iyisi olmak için çabalayacağım. ” diyebilirsiniz.

Roma bir günde inşa edilmedi. Kendinize zaman tanıyın ve özgüveniniz için ilk temel taşını yerleştirmeye bugün başlayın. Sevgiyle kalın.

Travma ile Başaçıkma

Travma, bireyin gerçek ya da algılanan bir ölüm ya da yaralanma içeren, ya da kendisinin veya bir başkalarının fiziksel bütünlüğüne tehdit oluşturan olay veya olaylar yaşaması, tanık olmasıdır. Hayatımızı bir halat gibi düşünürsek travma, o halatın kopması anlamına gelir. Bu halat tekrar düğümlenip bir bütün haline gelebilir lakin o düğüm hep orada kalacaktır.

Travma sonrası iyileşmek zaman alıcı bir süreçtir. İyileşme , acının içinde sıkışıp kalmamak, bu acı üstüne çalışıp onu bütün sistemimizi terk etmesi için salıvermektir.  Bu süreç içinde yapılabilecek bazı öneriler şöyledir.

1 ) Dışarı Çıkartmak

Dışarı çıkartmak travmanın üstüne çalışmak anlamına gelir. Travmayı anlatmak ve konuşmak gereklidir. Konuşulmazsa, düşünülmezse geçer gider diye düşünmek uygun değildir. Konuşmak bazı durumlarda zor gelebilir, böyle durumlarda yazmak veya resmetmek de denenebilir.  Ses kaydı almak veya videoya çekmek de denenebilir. Amaç var olan duyguyu bastırmayı önlemektir. Bastırılmış duygular dışarı öfke olarak çıkabilir.

Travma üstüne konuşmak kolay değildir. Anlatırken zorlandığınızda mola verebilir, bulunulan ortamdan biraz uzaklaşabilirsiniz. Örneğin kısa bir yürüyüş yapmak iyi gelebilir. Anlatmakta gerçekten zorlanıyorsanız ve kontrol edemediğiniz güçlü tepkiler veriyorsanız, bir uzmandan yardım alabilirsiniz.

2) Kaçınma İle Başa Çıkmak

Bu süreç adım adım kaçınılan durumla yüzleşmeyi içerir.  Örneğin bir trafik kazası yaşamış ve travmatize olmuş bir birey, araba sürmekten kaçınıyor olabilir. Bu aktivite veya durumu onunla bağlantılı olan kolaydan zora doğru giden küçük parçalara bölüp sonunda kaçınılan durumla yüzleşme ve başa çıkma sağlanabilir. Kişi her adımda kendini nasıl hissettiğini puanlayabilir. 0 en kaygı verici, 10 en rahat gibi. Bir adımda tam rahatlama sağlanmadan daha zor olan diğer adıma geçilmemelidir.

Bir örnek:

Arka koltukta seyahat et  (en kolay)

Ön koltukta seyahat et

Kendi mahallende araba sür

Tekrar trafiğe çık. (en zor)

3) Güvende Hissetmeme İle Başa Çıkma

Kişi travma sonrası aşırı koruyucu bir tutum içine girebilir. Sevdiklerini ve kendini dünyanın kötülüklerine karşı koruma ihtiyacı hissedebilir. Bu da kişiyi aşırı kaygılı ve şüpheci bir ruh haline itebilir.

Örneğin kaza geçiren kişinin yolcu iken bile hayali fren yapması sık görülen bir durumdur. Bu durumda kişinin hayali fen yapması yerine gevşeme egzersizlerini yapması daha yararlı bir durumdur.

Endişeyi azaltmak için nefes egzersizleri, dikkat dağıtma egzersizleri veya meditasyon faydalı olabilir.

4)Öfke ve Huzursuzlukla Başa Çıkma

Öfkelendiren ortamdan bir süre uzaklaşma yararlı olabilir. “Bir süre yalnız kalmak istiyorum.” demek biraz sakinleşmenizi sağlayabilir. Ayrıca fiziksel aktiviteyi arttırmak öfke kontrolünü sağlamaya ve duygu durumunuzu düzenlemeye yardımcı olur.

5) Uyku Sorunlarıyla Başa Çıkma

Uyku sorunlarıyla baş etmek için bazı tavsiyeler şu şekildedir:

Yatmadan önce kahve, çay, çikolata, alkol tüketiminden uzak durun.

Gün içinde ekstra uyumayın.

Uyku rutini oluşturun. Belirli saatlerde yatın ve belirli saatlerde uyanın. Uyumadan önce yaşadığınız sorunlarla uğraşmayın.

Yatmadan önce egzersiz yapabilirsiniz. Ilık bir banyo iyi hissettirebilir.

Yatağa girdikten 30 dakika sonra uyuyamamış olursanız yataktan kalkın, bir aktivite ile 15 dakika uğraşın (kitap okuma, müzik dinleme …vb. ) daha sonra tekrar yatağa gidin. Bu süreci uyuyana kadar tekrarlayın.

Doğal reçetelere başvurabilirsiniz. Papatya çayı, süt … vb. gibi.

6) Cinsel Zorluklarla Başa Çıkma

Partnerinizle konuşun. Düşüncelerinizi ve hissettiklerinizi ona açıklayın.  İlişkiye girmek yerine başka yakınlaşmaları deneyebilirsiniz. Dokunma, okşama, masaj … vb . farklı yöntemleri uygulayabilirsiniz. İlişkiden önce rahatlamayı deneyebilirsiniz. Hafif bir müzik, odanın zevkinize göre düzenlenmesi daha iyi hissettirebilir.  Çevrenizde travmayı hatırlatan, sıkıntınızı tetikleyen şeyler varsa onlardan kurtulmanız verimli olacaktır.

8 aydan daha uzun süren travma tepkileri için profesyonel bir destek almak gereklidir. Travmaya doğru veya yanlış tepki verilmez, travma beklenmedik şekilde gelişir ve tepkimizi kontrol edemeyiz. Ancak travma üzerinden zaman geçmesine rağmen iş, aile ve sosyal hayatta yaşadığınız sorunlar devam ediyorsa ve hayatınız tekrar normal akışına dönemediyse yardım almaktan çekinmeyiniz.

Bağımlılık Danışmanlığı Eğitimi

İlişki Bağımlılığı

İLİŞKİ BAĞIMLILIĞI, EŞ BAĞIMLILIĞI

Günümüz ilişkilerinde yaşanan sorunlardan birisi ilişki bağımlılığıdır. Bağımlılık; bağlılıktan farklı olarak alışkanlık, ilişkiden vazgeçememe durumudur. Kaybetme korkusu içerir. Kişi bağımlı olduğu kişiyi kaybetmemek adına mükemmel olmak, kişinin beklentilerini karşılamak ister.

Bağımlı ilişkilerde; kişilerin birbirlerine muhtaçlığı arttıkça sosyal hayattan kopmalar, aile ilişkilerinde zayıflamalar görülmektedir. Yine bu ilişkilerde madde ve alkol bağımlılığında olduğu gibi beklentilerin artmasına bağlı olarak bir yoksunluk durumu ortaya çıkmaktadır.

Bağlanma stillerine baktığımızda;

  1. Güvenli Bağlanma
  2. Kaçınmacı Bağlanma
  3. Kaygılı Bağlanma

Bağımlı bireylerde kaygılı bağlanma görülür. Bu kişiler, çocuklukta ebeveynleri tarafından tam ihtiyaçları karşılanamayan, tutarsız davranışlara maruz kalan bireylerdir. Bunun sonucunda kişilerde terk edilme korkusu, diğer insanlara karşı aşırı bağlılık, ilişkide partnerini aşırı yücelme ve ilişkide bağımlılık görülmektedir.

İlişki bağımlılığı için tanı ölçütlerine baktığımızda;

Arzulanan duygusal etkiyi elde etmek için davranışlarda belirgin olarak artış gösterme ihtiyacı

Davranış kesildiğinde (partner yoksunluğu) umutsuz, yalnız hissetme, kalp ağrısı, özlem gibi yoksunluğa benzeyen sübjektif dürtülerin varlığı

Niyet edilenden daha uzun zaman davranışı sürdürme

Davranışın kesilmesi ya da kontrol edilmesine yönelik sürekli istek, boşa giden caba

Davranışa başlama, sürdürme ve sonrasındaki etkilerinden kurtulmak için büyük zaman harcama

Davranıştan dolayı sosyal, mesleki ve serbest zaman etkinliklerinin bırakılması ya da azaltılması

Fiziksel ve psikolojik problemlere rağmen ısrarlı bir istek duyma ve davranışın devam ettirilmesi. (Örneğin; ilişkiden kaynaklanan depresyona da maddi kayıplara rağmen yeni bir ilişkinin pesine düşmek.)

Eş bağımlılığı ise, “aileden öğrenilen veya genetik olan, kişinin kendi gereksinimlerini ihmal etmesi ve başkalarına aşırı odaklanmasıyla sonuçlanan bir davranış” şeklinde tanımlanmaktadır.

Eş bağımlılıkta kişiler, alkol ve madde kötüye kullanımı olan kişilerle, kronik hastalığı, zihinsel rahatsızlığı, kişilik bozukluğu olan kişilerle kendilerini adadıkları bir ilişki yaşamaktadır.

Eş bağımlı kişilerin; kendi başına var olamayan, kendine yetemeyen, duygusal olarak hep başka insanlara bağlanan, kendi mutluluğunu başkalarını memnun etmekte bulan, kendini başkalarının değerlendirmesine göre algılayan, mutsuz olmasına rağmen  ilişkilerine devam eden , aşırı sorumluluk alan kişiler olduğu görülmektedir.

Eş bağımlılar hayatlarında bir şeylerin kayıp ya da eksik olduğu hissindedirler ve bu yüzden sürekli olarak o kaybın pesinden giderler. Kişinin aşağıdaki özelliklere sahip bir ailede büyümüş olması, eş bağımlı birey olmasına ve kendisinde, benliğinde eksiklik hissetmesine sebep olabilir.

Eş bağımlılığını tetikleyen ailelerin özellikleri:

  1. Destekleyici olmayan
  2. Korkutucu ve güvensiz
  3. Duygusal ve / veya fiziksel olarak ihmal edilmiş
  4. Manipülatör
  5. Suçlayan
  6. Aşırı sert veya küfürbaz
  7. Aşağılama
  8. Ailenin sorunlarının olduğunu inkâr etmek ve dışarıdan yardım reddetmek
  9. Ketum
  10. Yargılayıcı
  11. Dikkatsiz
  12. Çocuklar için gerçekçi olmayan beklentiler

Bağımlı kişilik bozuklukları tanı ölçütleri;

(1) Başkalarından bol miktarda öğüt ve destek almadıkça gündelik kararları vermekte güçlük çekme

(2) Yaşamının çoğu önemli alanında sorumluluk almak için başkalarına gereksinme

(3) Desteğini yitireceği ya da kabul görmeyeceği korkusuyla başkalarıyla aynı görüşü paylaşmadığını söylemekte zorluk çekme.

(4) Tasarıları başlatma ya da kendi başına iş yapma zorluğu vardır (böyle bir isteğinin ya da yapacak gücünün olmamasından çok doğru yapıp yapmadığına ya da yeteneklerine ilişkin kendine güveninin yokluğundan ötürü)

(5) Başkalarının bakım ve desteğini sağlamak için hoş olmayan şeyleri yapmayı isteyecek kadar aşırıya gitme

(6) Kendisine bakamayacağına ilişkin aşırı korku nedeniyle tek başına kaldığında kendisini rahatsız ya da çaresiz hissetme

(7) Yakın bir ilişkisi sonlandığında bir bakım ve destek kaynağı olarak derhal başka bir ilişki arayışı içine girme

(8) Kendi kendine bakma durumunda bırakılacağı korkuları üzerine gerçekçi olmayan bir biçimde kafa yormadır.

Bağımlı kişilikler, çocukluk dönemine dayandığı için, tedavi genellikle çocukluk döneminde yaşantılanan duygulara ve aile dinamiklerini yeniden yapılandırma üzerine odaklanmaktadır. Bu davranışların değişimi için bir uzman desteği alınması gerekmektedir.

Ergenlik Sorunları

Tercih Dönemi Stresi ve Baş Etme

Tercih Dönemi Stresi ve Baş Etme

Tercih dönemi, üniversite adayı öğrenciler için oldukça kaygı verici geçen bir dönemdir. Bu kaygı öğrencilerde istenmeyen ve genellikle kontrol altına alınması zor stresleri ortaya çıkarabilir. Tercih dönemi stresi, sınav sonucu belirlenene kadar anlaşılamayan ancak tercih döneminin içine girildiğinde tercih yapacak öğrencilerin oldukça endişeli hale gelmelerine neden olabilen bir dönemdir. Bazı öğrenciler sınava girdikten sonra üzerinden attıkları derin stresi bu dönemde yeniden edinebilirler. Son yıllarda çoğu öğrenci için öğrenim hayatlarındaki en büyük gaye, üniversiteyi kazanmak ve bunu potansiyeline göre en başarılı şekilde noktalamak. Eğitim-öğretim hayatının küçük yaşlardan itibaren öğrencilerde bıraktığı olumlu veya olumsuz izlenimler, öğrencilerin yaş aldıkça sınav ve sonuçlarına yüklediği anlamları etkiler. Bu nedenle genellikle üniversite, öğrencilerin gözünde koca bir buzdağı gibi görünür. Sırasıyla önce üniversiteye hazırlık dönemi, sınav dönemi ve sınav sonrası dönem yani tercih dönemi. Her bir dönemin kendi içerisinde öğrencilere yaşattığı kaygı, endişe, öfke gibi olumsuz duyguları olabilir. Bu duyguların bireyi esareti altına almasıyla, ortaya tercih sonuçlarını etkileyebilecek panik davranışlar çıkabilir. Bu tür davranışlar tercih döneminin oldukça buhranlı geçmesine neden olabilir. Tüm bunların yanında tercih döneminiz bugüne kadar ki öğrenim hayatınızın altın vuruşunu yapacağınız bir fırsat süreci olarak da geçebilir.

Bu dönemde alınacak kararlar geri kalan yaşamınızın ilk basamağını oluşturuyor olabilir, bunu gözen kaçırmamakta fayda vardır. Tüm bunların yanında tercih dönemi  öğrencinin kendi stresi yanında, en az öğrenci kadar ailesini de yıpratan bir süreçtir. Sınava hazırlıkla başlayan bu süreç, ülkemizde tek başına üniversite adayının süreci değildir. Aileler ve öğrencinin yakın çevresi de en az öğrenci kadar sınav ve tercih dönemi kaygısının esiri olabilir.

Peki bu dönemde üniversite adayı öğrencilerinin, yakın çevresinin yapması gerekenler neler?

İlk olarak sakin olmakta ve sürecin planlamasını bir önceki dönemler esas alınarak, tercih dönemine girmeden önce yavaş yavaş yapmakta fayda var. Tercih dönemi öncesi süreci iyi değerlendiremeyen öğrenciler, tercih yapma tarihleri aralığında kendisini en iyi şekilde analiz etmeye çalışarak ilgi ve yeteneklerine göre okul elemeleri yaparak gidebilirler.

Bu dönemde okumayı hedeflediğiniz üniversiteyi veya bölümün bulunduğu herhangi bir üniversiteyi ziyarette bulunabilirsiniz. Üniversite öğretim görevlileri sanıldığı kadar ulaşılmaz değillerdir, kendilerini odalarında veya fakülte içerisinde bulabilir alana yönelik sorular sorarak kaygılarınızı azaltabilirsiniz. Artık neredeyse tüm üniversitelerde şehrin otogar veya havaalanı karşılama alanlarından başlamak üzere kampüs içlerine kadar üniversite tanıtımları ve oryantasyon çalışmaları yürütülmektedir.

Seçmek istediğiniz mesleğin çevrenizdeki temsilcileriyle iş yaşamı koşullarına dair görüşme yaparak, bilgilendirilme sağlayabilirsiniz. Bazı durumlarda seçmeyi düşündüğünüz birden fazla meslek grubu olabilir, bu grupların temsilcileriyle ayrıntılı görüşmeler yaparak kendi ilgi ve yeteneklerinize, gelecek planlamalarınıza göre elemelerde bulunabilirsiniz.

Yaşamak istediğiniz şehir veya şehirlerin koşullarını gözden geçirebilirsiniz. Üniversite yaşamınızın geçeceği şehir, size seçeceğiniz bölümle ilgili ne gibi faaliyet alanları sunabilir, öğrendiğiniz bilgileri pratikte uygulayabileceğiniz alanları yeterli sayıda mı ve bunun gibi pek çok mesleki gelişim için gereken tüm fırsatları size sunabilir mi araştırabilirsiniz.

Tüm bunların yanında sonucun sizi hayal kırıklığına uğratabilme ihtimali de olacağını unutmayın, bu nedenle ikinci bir planınız hatta belki birden çok planınız zihninizin bir köşesinde ayrıntıları belirlenmiş şekilde hazır tutulmalıdır.

Düşünün ki çevrenizde bulunan herkes böylesi buhranlı bir dönemden geçtiler ve bu kaygıyla, kendilerine en iyi gelen yönetimi bularak baş etmeyi öğrendikleri için tercih dönemini daha sağlıklı bir dönem olarak atlattılar. Bu dönemde kendinizi başkasıyla kıyaslamaktan sakınmanızda fayda vardır. Ayrıca çevrenizdeki bireylerden sizi kıyaslamalarına engel olabileceğini düşündüğünüz bir yakınınızla, dönemin sizde yarattığı duygusal, davranışsal problemleri paylaşabilir, bu konuda çevrenin size yansıttığı olumsuzluklara karşı bir perde olmasını rica edebilirsiniz.

Unutmayın; her öğrenci bir bireydir, her birey özeldir. Her başarı veya başarısızlık kişiye özgüdür, yargılanmaz. Her bireyin başarı tanımı, her ailenin çocuğundan beklediği başarılılık düzeyi farklıdır. Ancak her ne olursa olsun başarılı olmanın tanımı tek bir sınav sonucu üzerinden değil, birden fazla durumlar üzerinden yapılır. Sınav sonuçları tüm bunlardan sadece biridir.

depresyon

Depresif Kişilikler

DEPRESİF KİŞİLİKLER

Depresif kişilikler olayların kötü yanlarını, olası tehlikelerini ön planda tutarlar. Olumsuzlukları abartarak yaşamlarındaki olumlu yönleri küçümserler. Yolunda gitmeyen bir durum yaşanmasa dahi hep üzüntülü ve ağlamaklıdırlar. Keyif verici şeylerden haz alamazlar. Kendilerinin diğerlerinin seviyesinde görmezler. Başkaları onları takdir etse bile kendilerini küçük görmeye devam ederler.

Gelecek hakkında olumsuz görüşlere sahiptirler.  “İşler iyiye gitmeyecek.”, “Hayat zor ve haksızlıklardan ibaret.” , “Ben asla onların seviyesinde olamam” …vb. düşünce kalıplarına sahiptirler.

Peki kişiyi böyle bir duygu duruma iten etmenler nedir? Bazı araştırmalar depresif kişiliğe sahip kişilerin ailelerinde ve yakın akrabalarında birtakım kalıtsal kanıtlar bulmuştur. Öte yandan verilen eğitimin etkisi de küçümsenmemelidir. Çocuğa, kazanılması mümkün olmayan yetkinlik düşüncelerinin dayatıldığı bazı geleneksel eğitimler ve aile tutumları çocukta yetersizlik ve suçluluk duygularını perçinleyerek depresif bir kişilik oluşumuna zemin hazırlayabilir.

Depresif kişilikler genellikle yardım almakta veya terapiyi devam ettirmekte zorluk çekerler. Bunun nedenleri şunlar olabilir :

Durumlarını bir “hastalık” olarak görmezler.

İradelerinin gücüne inanırlar ve isterlerse kendi kendilerine her şeyi yoluna koyabileceklerini düşünürler. Lakin bu durum uzun yıllar devam eder.

Bir uzmanın onlara yardım edemeyeceklerini düşünürler. Hiçbir şeyin onlara yardımcı olamayacağına inanırlar.

Depresif kişilikler kendilerini bulundukları durumdan çıkaracak hoş bir uğraşı bulmayı genellikle reddederler. Çabalamaktan yıldıklarını ifade ederler ve karamsarlıkları da onların iyi bir şey beklemelerini engeller. Oysa  hayatta her gün aynı davranış biçimlerini tekrarlamak demek , aynı senaryoyla, farklı dekor ve oyuncularla çekilmiş bir filmi izleyip farklı bir son beklemektir.

Depresif kişiliğe sahip kişilerin içinde bulundukları durumdan ikincil bir kazançları vardır. Bu durum bazen etrafın ilgisini çekmek, kendilerini görmeye gelen yakınlarını suçlayabilmek… vb. rahatlamalar sağlar.

Bir uzmandan yardım almak, özellikle psikoterapiler danışanın kendine koyduğu “ blokaj” ın farkına varmasını sağlar. Bu blokaj onun hayattan keyif almasını engelleyen her şeydir. Terapi danışana, yapıp ettiği her davranışın sorumluluğunun ve sonuçlarının kendi elinde olduğunu anlamasına yardımcı olur.   Sadece durumun bilincine varmak yetersiz olduğundan davranışsal değişimler konusunda yol terapide gösterilir. Zamanında yapılan müdahale ise  kazanılan keyifli bir yaşam demektir.