Kategori: Bireysel Terapi

Çocuklar Korona ve Pandemi

Korona Pandemi Sürecinde Çocuklar

Tüm dünyada yaşanmakta olan pandemi süreci hem bizleri hem de çocuklarımızı yoğun olarak etkilemektedir. Bir anda değişen hayatlarımıza adapte olmak zorlaşmakta ve virüs, pandemi, kısıtlamalar derken çocuklar bundan daha fazla etkilenmektedir. Çocuklara bu süreçte yardımcı olabilmek için yaşlarına göre gelişim özellikleri dikkate alınmalıdır. Ebeveynlere bu dönemde oldukça fazla görev düşmektedir. Öncelikle kendi korku ve kaygılarını kontrol altına almalı, çocuklara bu sürecin başa çıkılmaz bir olay olmadığını yansıtmalıdır.

Çocuklar yaşları itibariyle sürekli soru sorabilir, virüsle ilgili bilgi edinmeye çalışabilir. Bu durumda ebeveynlerin ile çocukları ile yaptıkları konuşmalar ve etkileşimler çocuğun endişelerini en aza indirmesi açısından ona fırsat tanıyacaktır. Çocukların soruları hiçbir şekilde cevapsız bırakılmamalıdır. Küçük yaş grubundaki çocuklar somut olarak olayları algıladıkları için onun yaşına uygun virüs, pandemi, maske vb. oyunla gösterim yapılabilir. Maskeyi yadırgamamaları için oyuncaklarına maske takılabilir. Sevdiği kahramanlarla eşleştirilebilir. Hijyen ve kalabalık ortamdan uzak durmalarını sağlamak amaçlı anlayacağı bir şekilde konuşma yapılabilir. Gerçek ve somut bilgiler vermek, dürüst bir şekilde konuşma yapmak onlar için en doğrusu olacaktır. El yıkama ve dışarıda elleri dezenfekte etme durumlarını şarkı söyleme gibi aktivitelerle birleştirilerek daha eğlenceli hale getirilebilir. Özellikle bu dönemde çocukların haber izlemelerini sınırlandırmak gerekir. Eğer bu süreçte çocuk kreşe ya da okula gitmiyorsa evde bir rutin oluşturmak onun düzenini biraz olsun devam ettirmesini sağlayacaktır. Bu dönemde çocuk ve ebeveynlerin sürekli aktivite yapması da çocuğu sıkabilir. Çocuk huzursuz davranabilir. Bu duyguyu anne ve babalar kabul etmeli, çocuğa fırsat tanımalıdır. Bunların hepsini yaptıktan sonra çocuğunuz halen çok kaygılı, telaşlı davranıyorsa bir ruh sağlığı uzmanından yardım alabilirsiniz.

Pandeminin Psikolojik Etkileri

UZAKTAN MI YAKINIZ, YAKINDAN MI UZAĞIZ?

COVİD-19 bir anda çığ gibi hayatımızın ortasına düştü. Çığ, zirveyi ve daha alçak kesimleri nasıl farklı şekiller de etkiliyorsa; bu virüste bizim her birimizi çok farklı şekiller de etkiledi. Bir arada yaşadığımız, düğünler, asker eğlenceleri, partiler, konferanslar, çeşitli eğitimler, kurslar vb. büyük organizasyonlar yaptığımız, birbirimize yakınlığa çokça alıştığımız dünyanın, çıkan koronavirüs salgını ile bizi ayrı yerlere sürüklediğine şahit oluyoruz pandemi sürecinde. Öyle bir sürecin içerisine girdik ki duygularımızda aşırıya kaçmaya hatta bazı duygularımızı anlamlandıramamaya başladık. Sürekli gelen yasaklar, maskesiz dışarıya çıkamayışımız ( cep telefonumuz gibi oldu artık, yanımızdan ayıramıyoruz.), sosyal mesafe ( oysaki biz sevdiklerimize sarılamadan duramayız! Bir de araya mesafe koyacağız (!) ), sevdiklerimizden uzak kalışlarımız, en sevdiğimiz mekanlara gidip eskisi gibi saatlerce keyif süremeyişimiz… İşte bunların hepsi kişisel özgürlüğümüzü yitirmemize neden oldu. Bu olağandışı kısıtlanmalarımız bizi kendi içimize kapatarak birçok sorgulamalara, kaygılara, stresli hallere, üzüntülere yol açtı. Pekiii bu sorgulamalar, kaygılar, stresler bizim için ne kadar sağlıklı? Tam bu noktada denge ve ölçü kavramları aklımıza geliyor. Bu süreci ilk defa yaşamamız ve ağır etkileri sebebiyle ölçü ve dengeyi sağlayamayıp aşırıya kaçtık. Düşününce de bu aşırılığın bize iyi gelmek yerine kötü geldiğini hatta ve hatta ruhsal açıdan bizi fazlasıyla çökerttiğini gözlemliyoruz. Her şeyden önce bu yaşadığımız süreç, hastalığa yakalanma ya da hastalığı yayma riski hepimiz için oldukça kaygı verici. Virüs, hastalık ve bu hastalığın bulaşma ihtimali ile yaşamakta ( savaşmakta ) olan zihinlerimiz henüz gerçekleşmemiş, belki de gerçekleşmeyecek olan kayıplarımızın yasını önceden tutmaya kadar götürebilecek düzeyde, gözle görülemeyecek bir tehdit olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu noktada kendimizi hiç yapmadığımız şeyleri yaparken buluyoruz. Zihnimiz bir tür bocalama içine giriyor. Hiç olmayacak senaryolar oluşturuyor, bizleri de bunlara inandırmaya çalışıyor. Belirsizlik duygumuz tetikleniyor. Yarının belki de bugünün belirsizliği, kendimizi tanıyamayacak ruh hallerine sokuyor. Uykularımız kaçıyor, uyuyabilsek bile kabuslarla uyanıyoruz, gelecek endişelerimiz başlıyor, daha kontrolcü, daha titiz, daha endişeli bireyler haline dönüşüyoruz. Sürekli ellerimizi yıkmaya, evlerimizi temizlemeye, dışarıya ihtiyaçlarımız olsa dahi çıkmamaya, dışarıdan gelen yiyecekler yerine kendimiz yapmaya, yetiştirmeye çalışıyoruz. Aslında görüyoruz ki panik halleri virüsten daha hızlı yayılıyor. Fark etmemiz gereken nokta tamda burada: ‘’Bedensel sağlığımızın iyi olması ruh sağlığımızın iyi olması ile mümkündür.’’ Ee bedensel olarak ne kadar iyi ve dirençliysek koronavirüse karşı direnme gücümüz de o kadar artar. O yüzden psikolojik sağlamlığımızı korumalıyız ki ruhsal açıdan iyi olalım, bedensel açıdan da dirençli olalım. Pandemi döneminde psikolojik sağlamlığımızı nasıl koruyabiliriz diye geçirmiş olabilirsiniz içinizden. Hemen cevaplayayım: Asılsız haberlere inanmayarak, değiştiremeyeceğimiz gerçekleri kabullenerek, kurallara uyup, daha da zorlaştırmayarak, duygularımızı bastırmaya çalışmak yerine onları tanıyıp, düzenleyerek, sevdiklerimizle internet üzerinden bile olsa iletişim halinde kalarak, iyimser düşünerek, kendimize yeni aktiviteler, hobiler edinerek, bol bol kitap okuyarak, film izleyerek…

Travma Psikolojisi

Travma Nedir?

TRAVMALAR

Çeşitli bireysel ve toplumsal olayların insanın bütünsel varlığına yönelik tehditleri travma olarak tanımlanır. Bütünsel insan varlığı psikolojik ve fiziksel olmak üzere temelde iki kısımla ifade edilir. Travmalar anidirler ve değerlerimizle veya yaşayış biçimimize etkileri büyük olabilir. Saldırıya maruz kalma, kazalar, doğal afetler, istismar, taciz, savaş, terör, tecavüz, ani ölüm, boşanma, iş kaybı, psikolojik şiddet ve yaşamı tehdit eden olaylar fiziksel ve/veya psikolojik bütünlüğü  zorlayarak bunlarla karşılaşan bireyleri çeşitli başa çıkma yöntemleri aramaya sürekler. Bu durumlara verilen tepkiler kişiden kişiye değiştiği gibi karşılaşılan her zorluk da travma olarak adlandırılamaz. Durum veya olayların korku ve dehşet uyandırması ve çaresizlik hissi yaratması ve bireyin kendisinin veya yakınının ölüm veya yaralanma tehlikesi olması gerekmektedir.

Yukarıda bahsedilen olay ve durumları tecrübe eden bireyler Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), Travmatik Yas, Akut Stres Tepkisi, Depresyon, Uyku Bozuklukları, Yeme Bozuklukları, Somatoform Bozukluklar, Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları, Anksiyete gibi çeşitli fiziksel, davranışsal, duygusal, bilişsel faktörlerin bulunduğu tepkiler gösterebilirler.

Bu yazıda bir doğal afet olan depremlerin yol açtığı travmaya ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu habercisi stres tepkileri ve belirtilerine değinmek istiyorum. Depremin yarattığı şok bireyleri paniğe sürekler. Maddi kayıplar ve özellikle de can kayıpları depremin olumsuz etkilerini daha da arttırır ve başa çıkması zor bir hale getirebilir. Depremi yaşamayan bireyler de özellikle medyanın etkisiyle en az deprem bölgesindeki bireyler kadar etkilenebilir. Özellikle şiddetli ve büyük depremler ihmalkarlığın ve tedbirsizliğin yol açtığı hasarlara ve kayıplara karşı bireyleri tepkili olmaya götürebilir.

Deprem, bireyleri üç aşamadan geçmeye sürükler; bunlar şok, pasifleşme ve toparlanma evreleridir. Beklenmedik ve sarsıcı bir olaya insan vücudu şok tepkisini verir. Daha sonrasındaki bilinmezlik ve ürkmüş olma hali pasifleşmeye sürükler. Depremin etkilerinin azaldığı ve yavaş yavaş üstesinden gelindiği son kısım toparlanmadır. Toparlanma süresi kişiden kişiye değişkenlik göstermekle birlikte bazı durumlarda birey tek başına üstesinden gelmekte sıkıntı yaşayabilir ve bazen de Travma Sonrası Stres Bozukluğu görülebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunu habercileyen tepkiler: Madde ve alkol kötüye kullanımı/ bağımlılığı, Disosiyasyon, Yeniden-deneyimleme, Aşırı tepkisellik, Psikotik belirtiler, Yoğun kaygı, Ağır depresyondur.

Etkili bir baş etme yöntemi yaşananları ve bunun sebep olduğu duygudurumu hakkında konuşmak ve bunları paylaşmak olabilir. Fakat bazı durumlarda bu yeterli olmayabilir ve stres tepkileri gözlenebilir. Bu durumda bir uzman desteğine ihtiyaç vardır.

Travmalar

Travma Tedavisi

Travma, günlük rutini bozan ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen dehşet kaygı ve panik yaratan kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olay(lar), yaşantı(lar) olarak tanımlanır. Travmatize  olmanın temelinde yaşama tehdit, sevdiklerine karşı tehdit,  vücudun bütünlüğüne karşı tehdit ve inanç sistemlerine karşı bir tehdit söz konusudur. Ölüm, ciddi yaralanma, cinsel şiddete veya tehdidine maruz kalmak, travmatik olay(aylar)ı doğrudan yaşamak, tanık olmak, bir yakının travmatik olaylar yaşadığını öğrenmek, travmatik olay(lar)ın rahatsız edici detaylarına tekrar tekrar veya aşırı derecede maruz kalmak  gibi durum ve durumlar kişinin travmatize olmasına neden olabilir. Travmanın belli başlı türleri mevcuttur, bunlar: çocuk istismarı, kitlesel kişilerarası şiddet, doğal afetler, büyük çaplı taşımacılık kazaları, yangın ve yanıklar, motorlu araç kazaları, tecavüz ve cinsel saldırı, yabancıların fiziksel saldırısı, yakın partner şiddeti, seks ticareti/taşımacılığı, işkence, savaş, başka birinin intiharı veya cinayetle yüz yüze gelmek, cinayet, intihar, yaşamı tehdit eden tıbbi durumlar, acil durum çalışanlarının travmaya maruz kalması. kısaca hepsinden bahsetmek istiyoruz.

Doğal afetler önemli sayıda insanı olumsuz etkileyen, doğrudan insan yapımı olmayan, ölüm ve yaralanmaya sebebiyet veren büyük çaplı çevresel olaylar olarak tanımlanabilir. Afete maruz kalan bazı bireyler başlangıçtan itibaren olaydan etkilenmezler veya daha sonra hızla normale dönerler fakat önemli sayıda kişi uzun dönemli önemli belirtilerden muzdarip olur. Afetlerin en travmatize edici yanları olarak ölüm korkusu, mülk kaybı, yakınların ölümü olarak görülür.

Tecavüz ve cinsel saldırı, kişiye rıza olmaksızın tehdit veya fiziksel güç uygulayarak veya kişi rıza belirtemeyecek haldeyken saldırganın toplum tarafından kabul edilmeyen uygunsuz şehvet ve arzularının etkisi altında, cinsel doyum elde etmek amacıyla bir beden parçası veya nesne kullanarak oral anal ve vajinal yolla nüfuz etmek olarak tanımlanabilir. Bu eylemler cinsel ilişki şeklinde olmadığı gibi sadece öpme, cinsel amaçlı kucaklama ve dokunma veya edilgin cinsel davranışlarla da olabilir. Ayrıca unutulmamalıdır ki  evlendirilmiş olma cinsel istismar gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Çocuk istismarı çocuklara karşı yapılan davranışlara göre fiziksel duygusal ve cinsel olarak ayrılır. Okşamadan tecavüze ve popoya şiddetle vurmaktan yaşamı tehdit eden dayağa kadar çocukluk istismarı çocuğun tramvatize olmasına neden olan faktörler arasındadır. Yaşamın erken döneminde yaşandığı  ve çocuk kendilik ve ötekiler kavramlarını, dünya ve gelecek hakkındaki kalıcı bilişsel modelleri henüz oluşturmaktayken yaşandığı için çocuk istismarı ve ihmali travmatik olaylara bağlı olarak sonradan yaşanan psikolojik sıkıntılar açısından risk faktörü oluşturabilmektedir.

Seks ticareti/taşımacılığı, cinsel sömürü amacıyla kişileri fiziksel güç kullanarak veya mecbur bırakarak temin etme, taşıma olarak tanımlanabilir. Seks ticaretinin sonuçları oldukça şiddetlidir. Fuhuşa zorlanma ve ticaret  sürecinin içerdikleri depresyon, TSSB, uyuşturucu madde istismarı ve diğer belirti ve rahatsızlıklarla yüksek oranda ilişkilendirilmiştir.

Yakın partner şiddeti, eş dövme, eş istismarı veya ev içi şiddet olarak bilinir. Genellikle birlikte yaşayan iki yetişkinden birinin diğerine yönelik fiziksel, psikolojik veya cinsel saldırgan davranışı olarak tanımlanır. Vakaların çoğunda aşağılama, küçük düşürme, çocuk veya hayvana veya mülke yönelik tehdit veya şiddet, aşırı eleştiriyi içeren duygusal istismar da mevcuttur. Bu tür şiddet tahmin edileceği gibi hem tıbbi hem de psikolojik bakımdan önemli sonuçlara yol açar.

Kitlesel kişilerarası şiddete bağlı travmatizasyon ne yazık ki son yıllarda artan terör saldırıları ve kitlesel düzeyde insan hakları ihlalleri dahil olmak üzere çok sayıda daha başka örnekle de artış göstermektedir.

Büyük çaplı taşımacılık kazaları, uçak düşmesi, trenlerin raydan çıkması ve deniz yolu kazaları gibi olayları içerir. Bu tür olaylar yüksek ölüm oranları içerir ve hayatta kalanlar içinse travmatik olabilir.

Yangın ve yanıklarda fiziksel yaralanmalar özellikle travmatik olabilir. Ciddi yanıkların devam eden fiziksel etkileri travmatik olayın zaman içinde sürmesi ve tekrarlamasına neden olur.

Motorlu araç kazalarında ciddi yaralanmlar yaşandıysa veya birileri öldüyse  kişi sonrasında psikolojik belirtiler geliştirir. Yas ve kendini suçlama gibi davranışlar sonraki psikolojik etkileri kuvvetlendirir. Motorlu taşıt kazalarını diğer, kişiler arası olmayan travmalara kıyasla TSSB (travma sonrası stres bozukluğu) ve diğer işlev bozukluklarına sebep olma olasılığı daha yüksektir.

Savaş yaygın ve nispeten daha güçlü bir travma ve kalıcı psikolojik rahatsızlık kaynağıdır. Savaş çok sayıda travmatik deneyim içerir. Ölüm, yakın kaybı, mülk kaybı,gibi şiddetli deneyimler içerir. savaş birçok yaralayıcı deneyime de kaynaklık eder, tecavüze uğrama, işkence, hapsedilme, aşırı fiziksel mahrumiyet, zulme tanıklık etme ve katılmayı da içerir. Bu travmalar bir dizi belirti ve rahatsızlığa yol açar. Savaş beraberinde kaygı, depresyon, TSSB, ve diğer olumsuz etkileri doğurabilmektedir.

Başka birinin intiharı ve cinayete kurban gittiğine maruz kalmak çok ciddi psikolojik stres ve diğer olumsuz belirtilere yol açmaktadır. Bu tür olayların en sarsıcı olanları, tanınan veya yakın olunan birinin intihar veya cinayete kurban gitmesidir. kayıp ve travma ile ilişkili tepkilere ilaveten ölen kişiye yönelik öfke ve ihanete uğramışlık hissi, kişinin bir şekilde intiharı önleyebileceği ihtimali ile takıntılı şekilde meşgul olması söz konusu olabilir. Bu tür tepkilere genellikle suçluluk ve utanç duyguları eşlik edebilir.

Acil durum çalışanlarının yoğun stres altında kurbanların yaşadığı olaylara sık sık maruz kalıyor olmalarından kaynaklı travmatize olabilmektedirler.

Benzer bir travmaya maruz kalan iki kişinin tepkileri oldukça farklı olabilir. Biri hafif geçici belirtiler gösterirken diğeri aylarca veya yıllarca devam eden ileri düzeyde stres belirtileri gösterebilir. Potansiyel olarak travmatik olaylar tür ve sıklık açısından değişir ve bunların psikolojik etkileri travmaya uğramış kişilere özgü ve toplumsal/kültürel değişkenler tarafından belirlenir. Bu yüzden travmaya maruz kalmanın bir dizi farklı belirti ve bozuklukları oluşmaktadır. bunların belli başlıları şunlardır :  Majör depresyon, psikotik depresyon, karmaşık veya travmatik yas, genel kaygı, panik, fobik kaygı, travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu, disosiyasyon, somatik belirti bozukluğu, konversiyon, psikozdur.

Takıntı Hastalığı Nedir?

Takıntı Hastalığı Nedir?

Obsesif Kompulsif Bozukluk halk arasında takıntı hastalığı olarak bilinir. Bizden yardım isteyen danışanlarımız da zaman zaman “bende takıntılar var”, “takıntı hastalığı yüzünden hayatım çok zor” diyerek durumu açıklarlar.

OKB NEDİR? Takıntı hastalığı nedir?

OKB, obsesyon adı verilen takıntılı düşünce, fikir ve dürtüler ile kompulsiyon adı verilen yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerden oluşan bir ruhsal hastalıktır. Kişide fazlasıyla kaygı yaratır ve kişinin günlük hayatını olumsuz yönde etkiler. Genellikle süreğendir, bazen dönemsel alevlenmeler görülebilir.


OBSESYON

Kişinin zihnine girmesine engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, anksiyete (kaygı) ortaya çıkartıcı ve yineleyici özellikteki düşünce, dürtü ya da imgelerdir. Kişinin isteği dışında gelirler, kişi tarafından mantıkdışı olarak değerlendirilirler. Sık görülen obsesyonlar şunlardır:

  • Kir, Mikrop, Virüs (Örneğin HIV) vb. Bulaşma Korkusu: Böyle bir durumda genelde aşırı yıkama, evde yaşayan tüm bireylerim tamamen temizlenmesi ile uğraşma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Kapıların kilidinin açılmasından endişe duyma, açık pencere ve yanan ocak bırakma vb.
  • Cinsellik: Cinsel içerikli düşüncelerden ve cinsel konuşmalardan dolayı aşırı kaygılanma halidir. Cinsel ilişkiden kaçınma, karşı cinse bakmaktan kaçınma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkabilir.
  • Dinsel düşünceler: Din ile ilgili aşırı kaygı ve aşırı uğraşma halidir. Günahkar olmaktan korkma gibi düşüncelere rastlanır. Bu gibi düşünceler sonucunda da tekrar tekrar abdest alma, sürekli besmele çekme gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Başkalarına ya da kendine zarar verme:Kontrolünü kaybedip yakınlarına ya da kendine zarar verebileceği gibi düşüncelerle aşırı uğraşma hali. Bunun sonucunda kesici aletlerden uzak durmak, çocuğunu kucağına almaktan kaçınmak gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Simetri/ kesinlik ihtiyacı: Her şeyin tam ve kesin bir düzeni olması gerektiğini düşünmektir. Böyle bir durumda genelde evdeki eşyaları simetrik yerleştirme, ayrıntılı kategoriler oluşturma gibi kompulsiyonlar ortaya çıkar.
  • Bir hata yapmanın ya da kötü davranmanın korkusu.
  • Başkalarının atabileceği şeyleri toplama ihtiyacı (istifleme).

KOMPULSİYON

Kompulsif davranışlar, obsesyonların neden olduğu kaygıyı hafifletmek için kullanılan tekrarlayan ritüellerdir. Aşırı, rahatsız edici ve zaman alıcı olabilirler. Günlük aktivitelere ve ilişkilere müdahale edebilirler. Şunları içerebilirler:

  • Tekrarlanan el yıkama (genellikle günde 100 veya daha fazla kez)
  • Bir kapının kilitli olduğundan emin olmak gibi birçok kez kontrol etme ve yeniden kontrol etme
  • Kıyafetleri her gün aynı sırayla giymek gibi katı düzen kurallarına uymak
  • Nesneleri istifleme
  • Çok saymak ve anlatmak
  • Nesneleri gruplamak veya belirli bir sıraya koymak
  • Kendisinin veya başkalarının söylediği kelimeleri tekrarlamak
  • Aynı soruları tekrar tekrar sormak
  • Tekrar tekrar dört harfli kelimeler kullanmak veya kaba (müstehcen) hareketler yapmak
  • Sesleri, kelimeleri, sayıları veya müziği kendi kendine tekrar etmek

Bulaşma Obsesyonu ve Temizlik Kompulsiyonu

Kişinin bedeninin ve giysilerinin kir, mikrop, toz gibi etkenler; kimyasal maddeler, deterjanlar, zehirler ile idrar, gaita ve diğer beden salgıları ile bulaşacağına ilişkin takıntıları ve bu takıntıların yarattığı sıkıntıyı gidermek için yaptığı davranışlarıdır.

34 yaşında ev kadını, eve gelen misafirlerin dışarıdan mikrop taşıyacağı şeklindeki obsesyon-larından dolayı evdeki tüm terlikleri yıkanabilir terlik olarak değiştirmişti ve misafirler gittikten sonra hepsini çamaşır makinesinde yıkıyordu.

 

43 yaşında erkek hasta, ev ortamı dışında tuvalete gitmiyor, evde de tuvalete her gittiğinde idrar sıçradığı şeklinde takıntılı düşünceler ile çoraplarını ve pantolonunu değiştiriyordu.

 

Bu örneklerde kişilerin bedenlerine ve elbiselerine değişik maddelerin bulaşacağı düşüncesi bulaş obsesyonu, ortaya çıkan sıkıntıyı gidermek için temizlik ve yıkanma davranışları yapmaları ise kompulsiyo-nu oluşturmaktadır.

Kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu

En sık görülen obsesyon ve kompulsi-yonlardandır. Kişi gaz ocağı, kapı, kilit gibi nesnelerin açık kalmış olabileceğinden, ütü vs. elektrikli aletlerin fişlerinin prizde takılı kalmış olabileceğinden kuşku duyar (Kuşku obsesyonu) ve emin olmak için tekrar tekrar kontrol etme gereksinimi duyar (Kontrol kompulsiyonu). Bu kuşku ve kontroller yaşamın birçok alanında kendini gösterebilirler.

45 yaşında erkek hasta, her akşam işinden evine döndüğünde otomobilini park edip evine girdikten sonra otomobilin kapısını kilitlediğinden emin olmuyor ve bazen iki-üç kez olmak üzere sokağa çıkıp otomobil kapılarını kontrol ediyordu.

 

54 yaşında erkek hasta, her sabah kendi kullandığı otomobili ile bir kavşaktaki polisin yanından geçiyor, biraz uzaklaştıktan sonra “acaba otomobilin sol aynası ile polise çarpıp yaralamış mıyımdır?” şeklinde kuşkular nedeni ile geri dönüyor, polisin sağlıklı olduğundan emin olduktan sonra rahatlayarak işine gidiyordu.

 

Obsesyon ve kompülsiyonlar, günlük hayatta belirgin sıkıntıya neden olur. Toplumda takıntı hastalığı olarak adlandırılan bu durumlarda, kişi çok ciddi bir zaman dilimini bu yakınmaları ile uğraşarak geçirir. Kişinin olağan günlük işlerini, mesleki görevlerini ya da olağan toplumsal etkinliklerini önemli ölçüde bozar. Dünya Sağlık Örgütü tarafından en fazla yeti yitimi oluşturan 10 hastalık içinde OKB’yi de tanımlanmıştır.

OKB, sadece bilimsel arenada değil edebiyat ve sinemada, birçok kez konu olan bir hastalıktır. Shakespeare’in “Lady Macbeth”i unutulmayacak bir örnektir. Eşini öldürdükten sonra, ellerindeki kanların bir türlü temizlenmediği düşüncesi ile devamlı ellerini yıkaması, edebiyattaki obsesif kompulsif bozukluğa en eski örneklerdendir. Oysa ki ellerini yıkayarak kurtulmaya çalıstığı suçluluk ve günahkarlık duygusudur. Ünlü Ingiliz müzisyen Emilie Ford ise OKB’den ötürü yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatmış:

 “Sanki iki beyniniz varmış gibi, biri akılcı beyin ve diğeri akıl dışı olan ve ikisi hiç durmaksızın kavga ediyor.”

1997 yılında çekilen “As Good as it Gets” filminde (Türkiye’de “Benden Bu Kadar” adıyla gösterime girmiştir.) Jack Nicholson pek çok garip davranış sergileyen bir karakteri canlandırır. Her gün öğle yemeğini aynı masada yeme zorunluluğunu hisseder ve kendi plastik çatal-bıçağını restorana getirir. Kapı kollarını dirsekleriyle açar…

Yaptığı çoğu şey, örneğin; yürürken çizgilere basmamak ya da konuşma ve düşünme şekli hayatını sürdürmeyi her geçen gün daha zorlaştırır. Bu karakter sevimli bir OKB’dir.


OKB SIKLIĞI

OKB önceleri nadir olarak görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine karşın son yıllarda yapılan araştırmalarda hiç de nadir olmadığı belirlenmiştir. Büyük toplum kesimlerinde yapılan araştırmalarda OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır.

Genellikle ergenlik döneminde ve 20-30’lu yaşlarda başlamasına karşın, okul öncesi çağdaki çocuklar dahil herhangi bir yaşta görülebilir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başlamasına karşın genel olarak kadınlarda daha sık görülmektedir.

OKB’NİN NEDENLERİ

Herhangi bir kesinlik kazanmamasına karşın OKB’nin nedeni olarak birkaç varsayım üzerinde durulmaktadır.

Genetik Nedenler

OKB’li hastaların anne-babalarında ve diğer birinci derece akrabalarında OKB’nin sık olarak görülmesi hastalığın genetik olabileceğini düşündürmektedir.

Beyin İşlevlerinde Bozulma ve Serotonin

Beyin üzerinde yapılan araştırmalarda beynin bazı bölgelerinde ve özellikle de beyin içindeki sinirsel iletimde önemli rolü olan serotonin maddesinin işlevlerinde bozukluk saptanması bunların OKB’nin nedeni olarak araştırılmasına yol açmıştır.

Çocukluk Çağı Travmaları

Çocukluk çağı travmalarına  (örneğin, cinsel istismar) maruz kalanlarda ileri yaşamlarında önemli bir stres yaşantısı ardından OKB’nin ortaya çıkabilmesi erken çocukluk dönemlerinin OKB gelişiminde önemli rol oynadığını göstermektedir.

Kişilik Özellikleri

Kişilik yapısı olarak titiz, kuralcı, ayrıntıcı, mükemmeliyetçi özelliklere sahip olan kişiler OKB’ye yatkın kişiler olarak değerlendirilmektedir.

Bir Takıntı ya da Kişilik Özelliği Ne Zaman Hastalığa Dönüşür?

Her takıntı hastalık değildir. Günlük hayatında “masumane/zararsız” takıntıları olan, ve bunları senelerdir sürdüren birçok insan vardır. Kişinin OKB olması için düşünce ve davranışların hastalık sayılabilmesi için günlük işlevlerimizi etkileyecek, kısıtlayacak, bozacak kadar şiddetli ve yoğun olmalıdır. Örneğin, bir ev kadınının temiz ve düzenli olması doğal olarak hastalık sayılmaz ama hemen her gün, günün her saatinde temizlik yapıyor, her gün çamaşır yıkıyor ve bu davranışları nedeni ile de çocuklarına onları sağlıklı bir biçimde yetiştirebilmek için yeterli zamanı ayıramıyorsa hastalık olarak değerlendirilebilmelidir. Bir kişinin otomobilinin camlarının kapalı, kapılarının kilitli olduğundan emin olması güvenlik nedeni ile garip karşılanmayabilir ama evinden tekrar tekrar çıkarak ya da yolda geriye dönerek cam ve kapıları kontrol etmesi dikkat edilmesi gereken bir durumdur.

TEDAVİ

Yaşam kalitesinin yeniden sağlanması için OKB hastalarında tedavi zorunludur. Günümüzde OKB`li hastaların çoğunun ilaç ve davranış tedavilerinden yararlandığı bilinmektedir. OKB’de kullanılan antidepresanların, depresyon tedavisine kıyasla daha yüksek dozda ve daha uzun süre kullanılması gerekmektedir. Tedavinin olumlu etkileri ancak tedavinin başlamasından birkaç ay sonra ortaya çıkar. Çeşitli araştırmaların sonuçları, ilaç ve davranış tedavilerinin birlikte uygulanmasının en iyi sonucu verdiği yönündedir.

Psikoterapinin temel amacı, hastanın davranış ve duygularının değiştirilebilmesi amacıyla, problemlerinin altında yatan varsayımları ona gösterebilmek ve bunları yenmesinde yardımcı olmaktadır. Tedavide, hastanın, belirli bir program dahilinde, sıkıntısını ve kompulsiyonlarını artıran durumların üstüne gitmesi sağlanmakta ve bir yandan da kompulsiyonları önlenmektedir. Kompulsiyonların etkin bir biçimde durdurulması ya da önlenmesiyle, hastaların en korktukları durumlarla karşı karşıya kalmaları sağlanmış olur. Ve artık bundan etkilenmemeleri sağlanır. Rahatlık ve güven duygusu geliştirilir.

Yanlış inanışlar birçok hastanın bu ilaçları kullanmaktan kaçınmasına ya da ilaçları doktorun önerdiği dozdan daha düşük dozlarda ya da daha kısa sürelerle kullanmalarına neden olmaktadır. Bu durum OKB tedavisinin güçleşmesine neden olmaktadır.
İlaç  tedavisi

Özellikle serotonin sistemi üzerinde etkili olan ilaçlar OKB tedavisinde oldukça yaralı olmaktadır. Serotonin Geri Alım Engelleyiciler adı verilen bu grup ilaçlar OKB tedavisinde yaygın ve başarılı şekilde kullanılmaktadır. Etkilerinin görülmesi için iki hafta kadar beklemek gerekir. İlacın etkili olup olmadığına karar vermek için en az 10 hafta süre geçmesi beklenmelidir. Etkili olduğuna karar verilirse tedavinin gerekirse günlük doz arttırılarak en az iki yıl sürdürülmesi gerekir.

Bilişsel-Davranışçı Tedavi

Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı obsesyonlarla  karşı karşıya getirmek ve bu kompulsiyonları engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir.

Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

AİLE VE ARKADAŞLARA DÜŞEN GÖREVLER

OKB’li takıntılı hastalar sıklıkla takıntılı düşünce ve davranışları çevredekiler tarafından fark edildiğinde, öğrenildiğinde nasıl karşılanacakları ile ilgili endişe yaşarlar. Çoğu hasta ayıplanacağı, dalga geçileceği, küçük düşürülebileceği düşüncesi ile hissettiklerini paylaşmaktan ya da açığa vurmaktan kaçınır. Hastalar, damgalanma kaygısı ile tedaviye hastalığın başlamasından çok uzun süre sonra gelebilmektedir.  Aile üyeleri ve arkadaşları hastanın zaman zaman çevreye de huzursuzluk verecek düzeye varan takıntılı davranışlarının hastalar tarafından engellenemeyen, karşı koyamadıkları düşüncelerden kaynaklandığını bilmelidir, tedaviye uyum sağlanması konusunda yardımcı olmalıdırlar.

Obsesif Kompulsif Bozukluk

OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK

Çoğumuz zaman zaman, çeşitli konularda ya da günlük hayatımızda korkulara, endişelere ve takıntılara sahip olabiliriz. Ancak çoğu kez günlük hayatımız içinde ortaya çıkan bu duygularımız ve düşüncelerimizle baş edebilir ve sorunlarımızı hayatımızı etkilemeden çözüme ulaştırabiliriz. Herhangi bir konuda takıntılı düşüncelerimizin ya da davranışlarımızın günlük yaşamımızı etkileyecek ve günlük aktivitelerimizi aksatacak/kısıtlayacak duruma gelmesinde “Obsesif-Kompulsif Bozukluk” aklımıza gelmelidir. OKB, daha önceden nadir olarak görülen bir ruhsal bozukluk olarak kabul edilmesine karşın, son yıllarda yapılan araştırmalarda o kadar da nadir olmadığı saptanmıştır. Yapılan araştırmalarda ortalama olarak, OKB’nin her 100 kişiden 2-3’ünde görüldüğü saptanmıştır. Genellikle başlangıcının ergenlik döneminde ve 20-30 yaşlarında olmasına karşın, okul öncesi dönemdeki çocuklarda dahil görülebilmektedir. Erkeklerde daha erken yaşlarda başladığı saptanmasına rağmen, kadınlarda daha sık görülmektedir.

Yapılan araştırmalarda OKB’nin kesin bir nedeni bulunamasa da birkaç varsayım üzerinde durulmaktadır. OKB tanısı bulunan kişilerin anne-babalarında veya birinci derece akrabalarında OKB’nin sık olarak görülmesi, hastalığın genetik olabileceğini düşündürmektedir. Beyin üzerinde yapılan araştırmalarda ise, beynin bazı bölgelerinde ve özellikle sinirsel iletimde önemli rolü olan serotoninin işlevlerinde bozukluk saptanmıştır. Çocukluk çağında yaşanan travmaların (örneğin; cinsel istismar) ve ileri yaşamlarında maruz kalınan stres yaşantısının OKB’nin ortaya çıkışında önemli bir payı olduğu görülmüştür. Ayrıca; titiz, kuralcı, ayrıntıcı ve mükemmelliyetçi gibi kişilik özellikleri olan kişilerin OKB’ye daha yatkın olduğu görülmüştür.

Obsesif Kompulsif Bozukluk’un bileşenlerinden biri olan “obsesyon”, takıntılı düşüncelere, fikirlere ve dürtülere verilen addır. Obsesyonlar kişinin zihninde oluşmasına engel olamadığı, zihninden uzaklaştıramadığı düşüncelerdir. Kişi tarafından zaman zaman mantıkdışı olarak değerlendirilebilirler, yoğun sıkıntıya, huzursuzluğa ve anksiyeteye sebep olurlar. “Kompulsiyon” ise, obsesyonları tolere etmek için oluşturulan yineleyici davranışlar ve zihinsel eylemlerdir. Kompulsiyonlar, obsesyonların neden olduğu yoğun sıkıntı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak amacıyla yapılırlar.

Her takıntılı, bizi rahatsız eden düşünce ya da davranış obsesyon veya kompulsiyon olarak adlandırılmamaktadır. Bu davranışların/düşüncelerin bozukluk olarak nitelendirilebilmesi için günlük işlevselliği etkileyecek, kısıtlayacak hatta bozacak kadar şiddetli ve yoğun olması gerekmektedir. Örneğin, evden çıkmadan önce evimizin kapılarını/camlarını kontrol etmemiz gayet normal bir durumdur; fakat kişi tekrar tekrar kontrol ediyorsa veya yoldan geriye dönerek cam ve kapıları kontrol ediyorsa bu dikkat edilmesi gereken bir durumdur.

Bulaşma, kuşku, cinsel içerikli, dini içerikli ve simetri/düzen en yaygın görülen obsesyonlardandır. Temizlik, kontrol, simetri/düzen, dokunma, sayma ve biriktirme/saklama kompulsiyonları da yaygın olarak görülmektedir. Pislik veya mikrop bulaşmasından korkma, başkasına zarar vermekten korkma, hata yapmaktan korkma, şeytanca veya günahkar düşünmekten korkma, düzen/simetri/kusursuzluk ihtiyacı, aşırı kuşku veya sürekli güvence ihtiyacı yaygın obsesyonlar arasında gösterilebilir. Tekrarlayan bir şekilde elleri yıkama/duş alma, el sıkışmayı/dokunmayı reddetme, kilit/ocak gibi şeyleri tekrar tekrar kontrol etme, rutin işleri yaparken içinden veya dışından sürekli sayı sayma, bir şeyleri belli bir biçimde sürekli olarak düzenleme, belirli kelimeleri/cümleleri/duaları tekrarlama, işleri belli bir sayıda yapma ihtiyacı, değeri olmayan şeyleri toplama veya biriktirme de yaygın olarak gözlemlenen kompulsiyonlara örnek verilebilir.

Depresyon Tedavisi İzmir

Depresyon Nedir? Depresyon Tedavisi

DEPRESYON

Depresyon bir duygudurum bozukluğudur. Duygudurum içsel olarak yaşantılanan, kişinin davranışları ve dünyayı algılamasını değiştiren hakim ve sürekli duygu tonudur. Duygulanım ise duygudurumunun dışa ifade edilmesidir. Duygudurum normal, yükselmiş ya da çökkün olabilir. Depresyonda duygudurumunun çökkün hali görülür.

Depresyon için risk faktörleri:

  • Düşük benlik saygısı ve çok bağımlı olma, aşırı özeleştiri yapma veya aşırı kötümser olma gibi bazı kişilik özelliklerinin
  • Fiziksel veya cinsel istismar, ölüm veya kayıp gibi travmatik veya stresli olaylar, zor bir ilişki ya da finansal problemlerin
  • Genetik akrabaların tıbbi geçmişlerinde alkolizm, bipolar bozukluk, depresyon, veya intihar öyküsü olmasının,
  • Lezbiyen, gey, biseksüel veya transseksüel bireylerin çevresindeki ortamın destekleyici olmamasının
  • Anksiyete bozukluğu, yeme bozuklukları veya travma sonrası stres bozukluğu gibi diğer zihinsel sağlık bozukluklarının varlığının
  • Ağır alkol, sigara veya uyuşturucu kullanımının
  • Kanser, felç, kronik ağrı veya kalp hastalığı dahil olmak üzere ciddi veya kronik hastalıkların
  • Yüksek tansiyon ilaçları veya uyku hapları gibi bazı ilaçların kullanımın, bireylerde depresyonun gelişmesi riskini daha artırdığı gözlemlenmiştir.

Depresyonu açıklarken Abramson ve Seligman (1978), Öğrenilmiş Çaresizlik kuramını geliştirmiştir. Buna göre depresyonun oluşumu çocukluktan beri karşılaşılan acılı uyaranlardan kaçmayı, kurtulmayı bilmeme ve çaresiz kalma durumu olarak açıklanmıştır. Depresif birey genellikle başarısızlık nedeniyle içsel, değişmez ve genel nedensel yüklemeler yaparken başarıda ise dışsal, değişebilir ve özel nedensel boyutta yüklemeler yapmaktadır.

Davranış bilimcilerine göre depresyon, uygunsuz ve yetersiz etkenlerin pekiştirilmesi bazı destekleyici etkenlerin ise geri çekilmesi sonucu gelişir.

Depresyonun psikoanalitik kurama göre açıklanması da geleceğe yönelik karamsarlık duygusu ve özsaygının kaybı temel alınarak yapılmıştır. Özsaygı yitiminin geleceğe yönelik umutsuzluğu etkilediği gösterilmiştir.

Bibring (1953), depresyonun psikopatolojisini ego kavramı içinde açıklamıştır. Buna göre her bireyin güçlü ve özsever nitelikte uyumlu ve değerli olması için gerçekleştirmeye çalıştığı beklentileri vardır. Depresyon ise bu beklentilerin kesintiye uğrayarak güçsüz ve çaresiz olma durumudur. Bu beklentiler şu aşamalarda geçer:

  1. Değerli, sevilen, istenen birey olmak; değersiz olmamak,
  2. Güçlü, üstün, güvenli olmak; güçzsüz ve güvensiz olmamak,
  3. İyi ve seven olmak; saldırgan ve yıkıcı olmamak ister.

Depresyon ile ilgili geliştirilen kuramlardan bir kısmı depresyonda olumsuz düşünce, beklenti ve yanlış öğrenmenin etkin olduğunu gösterip umutsuzluk ile ilişki kurmuşlardır. Bunlardan biri de Beck (1979) tarafından geliştirilen bilişsel bozukluk kuramıdır. Beck depresyonu şematize ederken üç kavram tanımlanmıştır:

  1. Bilişsel üçlü: Kişinin kendisi, çevresi ve geleceği ile ilintili inançları kapsar.
  2. A) Hasta kendini yetersiz, değersiz bulur. Yaşamı ona göre hayal kırıcıdır.
  3. B) Çevresi ona yardım etmemektedir, yaşantısı yetersizdir.
  4. C) Geleceğinden umutsuzdur, uzun dönemli amaçları yoktur. Böylece olumlu bir davranış başlatamaz.
  5. Sessiz kabullenişler (şemalar): Depresif kişi kendisinin de açıklayamadığı bazı inanç ve kuKallara sahiptir. Hasta coşkularını, bilgilerini ve davranışlarını bu kurallara dayandırır. Örneğin eşi iltifat etmezse “artık beni beğenmiyor, beni kimse sevmiyor, değersizim” düşüncesi oluşur.
  6. Bilişsel hatalar: Gerçek olayla, hastanın bu olayla ilgili olumsuz otomatik düşünceleri kıyaslanarak mantık hataları kurulur. Örneğin, keyfi anlam çıkarma, seçimli dikkat, genelleştirme, büyütme, küçültme ve özelleştirme gibi.

Mutsuzluk, olumsuz gelişmelere karşı insanların verdiği olağan tepkilerin bir parçasıdır. Mutsuzluk beklenenden uzun sürerse, koşulların zorluğuyla orantısızsa ya da kişinin kontrolünün ötesindeyse, çökkün duyguduruma ilişkin bir semptom olabilir. Çeşitli beden hastalıklarında ve farklı psikiyatrik sendromların seyri esnasında çökkün duygudurum ve duygulanım ortaya çıkabilir.

Depresyonda çökkün duygulanım, enerji azlığı ve ilginin ya da alınan zevkin kaybı çekirdek özelliklerdir. Konsantrasyon azlığı, özgüven azalması, suçluluk duyguları, karamsarlık, kendine zarar verme ya da özkıyım düşünceleri, uyku düzeninde bozulma, iştah değişiklikleri ve libido azalması diğer sık görülen belirtilerdir. Sosyal ve mesleki işlev bozulur. Depresyon tanısı koyulması için tablo en az iki hafta sürmelidir. Her depresyon atağı farklı şiddette olabilir. Semptomların sayısı, tipi ve yoğunluğu, depresyonun şiddetini belirler.

Depresyonda uykunun sirkadyen ritmi sıklıkla bozulur. Uykuya dalmada güçlük, erken uyanma, sık sık uyanma ve hipersomni sık görülür ve önemli depresyon semptomlarındandır.

Depresyon Nasıl Tedavi Edilir?

Depresyonu olan çoğu insan için ilaçlar ve psikoterapi etkilidir. İlk aşamada doktor veya psikiyatrist semptomları hafifletmek için çeşitli ilaçları reçete edebilir.

Bununla birlikte, depresyonu olan birçok insan bir psikiyatristpsikolog veya psikolojik danışman ile gerçekleştirilecek psikoterapilerden de faydalanabilir.

Şiddetli depresyon durumunda hastanede yatmak veya belirtiler düzelene kadar ayaktan tedavi programına katılmak gerekebilir.

 

Psikoterapi

Psikoterapi, bireyin bir ruh sağlığı uzmanı ile durumu ve ilgili konular hakkında konuşarak depresyonun tedavisini sürdürmesi için kullanılan genel bir terimdir. Psikoterapi konuşma terapisi veya psikolojik terapi olarak da bilinir.

Depresyon için bilişsel davranışçı terapi veya kişilerarası terapi gibi farklı psikoterapi türleri etkili olabilir. Psikoterapinin yardımcı olabileceği konular arasında:

  • Başkalarıyla olumlu ilişkiler, deneyimler, ve etkileşimler geliştirmek,
  • Bir krize ya da zorluğa adapte olmak,
  • Depresyonu ağırlaştıran davranışları saptayıp, değiştirmek.
  • Gerçekçi hedefler belirlemeyi öğrenmek,
  • Hayata dair bir memnuniyet ve kontrol duygusu kazanmak,
  • Olumsuz inanç ve davranışları tanımlamak ve sağlıklı, pozitif olanlarla değiştirmek,
  • Sorunları çözmek ve onlarla başa çıkmak için daha iyi yollar bulmak,
  • Umutsuzluk ve öfke gibi depresyon belirtilerini hafifletmeye yardımcı olmak yer alır.
Anksiyete

Anksiyete Nedir? Anksiyete Belirtileri Nelerdir?

ANKSİYETE – KAYGI

Anksiyete hoş olmayan özellikleri ile diğer duygulanım şekillerinden ayrılan bir duygulanım şeklidir. Anksiyete, korku benzeri, hastalar tarafından iç sıkıntısı, kötü bir şey olacakmış hissi şeklinde tarif edilen bir duygu, uyarıcı bir sinyaldir. Kişinin tehdit ile başa çıkması için gerekli önlemleri almasını sağlar. Korku da benzer bir uyarıcı sinyaldir; ancak anksiyete ile ayırt edilmesi gerekir. Korku, dış odaklı, belirli bir tehdide karşı bir yanıt iken anksiyete bilinmeyen, iç odaklı, çatışmalı tehdide karşı bir yanıttır. Dışardan gelen bir tehlike karşısında birey korku duyarken, içten gelen çatışma ve tehlikeler bunaltı yaratır.

Fizyolojik olarak ortaya çıkan bazı semptomlara baktığımızda çarpıntı, nefes almada zorluk, hızlı hızlı nefes alma, ellerde ve ayaklarda titreme, aşırı terleme gibi belirtilerin yanında psikolojik olarak ortaya çıkan semptomlar sıkıntı, heyecan, aniden çok kötü bir şey olacakmış hissi ve korkusu sayılabilir. Anksiyete, kişinin yeni koşullara uyumunu sağlayabilir hatta kişinin ruhsal gelişiminin daha üst basamaklara çıkmasında olumlu bir işlev görebilir. Anksiyete, uyum sağlayıcı, ruhsal gelişimi olumlu yönde geliştirici işlevi yanında, engelleyici işlev de görebilir. Bu olumsuz işlevlerine göz attığımızda; kişinin verimini düşüren, kişiler arası ilişkilerde bozulmaya sebep olan, sıklıkla titreme, çarpıntı, ağız kuruluğu, kas gerginliği gibi fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği anksiyete durumları patolojik olarak değerlendirilmelidir. Aslında anksiyetenin ne zaman olumlu ne zaman olumsuz etkileyeceğini tespit etmek önem arz etmedir.

Mental bozuklukların tanısal ve sayımsal el kitabı, beşinci baskısı  DSM-V şu anksiyete bozukluklarını bildirir: ayrılma kaygısı bozukluğu,  seçici konuşmazlık (mutizm), özgül fobi, toplumsal kaygı bozukluğu (sosyal fobi), panik bozukluğu, agorafobi, yaygın kaygı bozukluğu, maddenin ilacın yol açtığı kaygı bozukluğu, başka bir sağlık durumuna bağlı kaygı bozukluğu, tanımlanmış diğer bir kaygı bozukluğu, tanımlanmamış kaygı bozukluğu.

Ayrılma Kaygısı Bozukluğu

Çocukluk döneminde çocuğun maruz kalması muhtemel reddedici tutumlar, ergenlik döneminde diğer yetişkinlerin alaycı tutumları, ceza verirken ebevenylerin ceza ile birlikte itici ve uzaklaştırıcı tutumları, çocuğun fiziksel veya psikolojik baskı altında tutulması, çocukluk çağında yaşanılan fiziksel gelişime bağlı cinsel oyunlara verilen abartılı tepki, aşırı korumacı tutum,ailenin kaygı seviyesinin yüksek olması, çocuktan istenilen ve birbirine karşıt düşen istekler ve bunun gibi benzer bir çok sebep, çocukta kaygının oluşmasına neden olabilmektedir. Ayrılma kaygısı çocuklar için bağlandığı kişilerden veya bir nesneden ayrılma, uzak kalma veya görememe durumu ile ilgili sıkıntılar, rüyalar görme durumu ve bu durumların çocuğun okul ve sosyal hayatındaki işlevselliğini düşmesi ile sonuçlanan bir psikopatolojidir. Ayrılma kaygısı bozukluğu yaşayan çocukların yetişkin dönemlerinde de devam edebileceği ve bu psikopatolojilerin yön değiştirip başka bir patolojiye dönüşebileceğini ileri sürmüştür. DSM-5’in yayınlanmasıyla, yetişkin bireyler için Ayrılma kaygısı bozukluğu, kişinin bağlandığı kişilerden ayrılma, uzak kalma veya görememe durumu ile ilgili, gelişimsel olarak uygun olmayan ve aşırı düzeyde bir kaygı ya da korku duyması durumu olarak tanı kriteri arasına girmiştir.

Panik Bozukluk

Panik Bozukluk, belirli bir durumla ilişkili olmayan sık yaşanan panik ataklar ve bu panik atakların tekrar geçirileceği endişesiyle karakterize bir bozukluktur. Panik atak, ani şiddetli bir endişe, dehşet, korkunç bir şey olacağı hissi ile karaterizedir. Panik atakları olan bireyin ataklar olmadığı zamanlarda, atağın geleceğine yönelik beklenti ve anksiyete yaşadığı bir klinik tablodur. Basitçe panik atak tanımı ölüm hissinin eşlik ettiği yoğun anksiyete atağıdır.

Panik atak sırasında görülen bulgular:

  1. Çarpıntı
  2. Terleme
  3. Titreme
  4. Nefes darlığı
  5. Boğulma hissi
  6. Göğüs ağrısı
  7. Ürperme
  8. Bulantı ya da karın ağrısı
  9. Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik hissi
  10. Uyuşmalar
  11. Gerçek dışılık hissi (derealizasyon)
  12. Çıldırma korkusu
  13. Ölüm korkusu

Panik atak oluştuğu zaman durum ne olursa olsun, bireylerin kaçmak için yoğun bir dürtü hissettiklerini belirtmeleri şaşırtıcı değildir. Belirtiler çok hızlı oluşmakta ve 10 dakika içerisinde en yüksek düzeye ulaşmaktadır. Panik atağı, korku sisteminin yanlış ateşlenmesi olarak değerlendirebiliriz. Panik atak anında kişi, yaşamında ani bir tehdit olduğunda birçok insanın yaşadığı sempatik sinir sistemi uyarılmasının fizyolojik olarak benzerini yaşar. Kişi belirtileri anlamaya çalışır ancak belirtiler açıklanamaz.

Yaygın Anksiyete Bozukluğu

Yaygın anksiyete bozukluğu (YKB), hemen her gün birçok olay ve etkinlik hakkında aşırı kaygı duymak olarak tanımlanabilir. Yaygın kaygı bozukluğu olan bireylerin endişeleri aşırı, kontrol edilemez ve uzun sürelidir. YKB olan kişilerin endişeleri birçok insanın endişeleri ile benzerdir: ilişkiler, sağlık, maddi konular, günlük sorunlar ile ilgili konularda endişe ederler. YKB’nin diğer belirtileri; odaklanma güçlüğü, kolay yorulma, kolay kızma, huzursuzluk ve kaslarda gerginliktir. En az 6 aylık bir sürede günlük olay ve etkinliklerin çoğu hakkında aşırı bir kaygı olması belirleyici kritlerlerden birisidir. Endişeye bu bulgulardan en az 3 tanesi eşlik etmektedir: Huzursuzluk, Kolay yorulma, Odaklanamama, İrritabilite, Kas gerginliği, Uyku bozukluğu.

Sosyal Anksiyete Bozukluğu (Sosyal Fobi)

Sosyal anksiyete bozukluğu, başkalarının gözünün üzerinde olabileceği sosyal ortamlarda olma ya da sadece tanıdık olmayan insanlarla karşılaşıldığında yaşanan mantıklı olmayan, ısrarlı korkudur. Toplantılar, sözlü sunumlar, yeni insanlarla tanışma gibi durumlarda bulunma korkusu veya bu durumlarda utanabileceği korkusunun olması olarak tanımlanabilir. Bu bozukluk diğer fobilere oranla daha fazla sorunlara yol açma ve normal aktiviteleri daha fazla engelleme eğilimindedir. Sosyal kaygı bozukluğu olan bireyler genellikle değerlendirilebilecekleri durumlardan kaçınmaya çalışırlar ve kaygı belirtileri göstererek utanç yaşarlar. Sosyal kaygı bozukluğu olan bireyler aşırı korkuları nedeniyle genellikle yeteneklerinin daha altında olan işlerde çalışırlar. Birçoğu her gün sosyal durumlara baş etmekten ziyade daha az memnun oldukları ancak sınırlı sosyal taleplerde bulunan işlerde çalışmayı tercih ederler. Birçok çalışmada sosyal fobi tanılı kişilerin ebeveynlerinin, bu tanıyı almamış kişilerin ebeveynlerine göre çocuklarına daha az bakım verdiği, daha reddedici ve daha korumacı olduğu gösterilmiştir. Sosyal fobi genellikle geç çocukluk ve erken ergenlik döneminde başlar.

Agorafobi

Yunanca ‘’agora’’ ve ‘’phobos’’ kelimeleriden türetilmiş olan kelimenin Türkçe karşılığı ‘’pazar yeri korkusu’’dur. Panik bozukluk ile sıklıkla bir arada görülmesine karşılık DSM-5’te ayrı bir tanı olarak yer almıştır. Epidemiyolojik çalışmalarda farklı sonuçlar bulunmaktadır. Sıklıkla agorafobinin başlangıcı travmatik bir olayla tetiklenir. Agorafobik hastalar yardım almalarının zor olduğunu düşündükleri yerlerde bulunmaktan ve bu durumlarda panik benzeri atak geçireceklerinden korkarlar. DSM-5’e göre toplu taşıma araçlarında bulunma, açık yerlerde bulunma, kapalı yerlerde bulunma, sırada veya kalabalık ortamlarda bekleme, tek başına evden dışarı çıkma durumlarında yoğun bir korku veya kaygı duyarlar. Korku veya kaygı süreğen ve süreklidir.

Özgül Fobi

Özgül fobi, bir nesne ya da duruma karşı tekrarlayan, inatçı korkudur. Özgül fobilerde görülme sıklığına göre korkulan nesne ya da durumlar hayvanlar, fırtınalar, yükseklik, hastalık, yaralanma ve ölümdür. Kişi korkunun aşırı olduğunun farkındadır ancak yine de korkulan nesne ya da durumdan kaçınmak için büyük çaba harcar. DSM-5’e göre fobi kaynağı nesne ya da durum, neredeyse her zaman korku ya da kaygı doğurur. Fobi kaynağı nesne ya da durumdan etkin şekilde kaçınılır ya da yoğun bir korku ya da kaygı ile bu duruma katlanılır. Duyulan bu korku ya da kaygı, gerçek tehlikeye göre sosyokültürel anlamda orantısızdır. Duyulan korku ya da kaygı, işlevsellikte bozulmaya neden olur. DSM-5, farklı özgül fobi tiplerini kapsar: hayvan tipi (örümcek, böcek, köpek), doğal çevre tipi (yükseklik, fırtına, su), kan-enjeksiyon-yaralanma tipi (iğne, tıbbi girişimler), durumsal tip (uçak, asansör) ve diğer tip (yüksek sesler, özel giysili kişiler gibi). Her bir fobi tipinde anahtar belirti ise korku ya da kaygı belirtilerinin sadece özgül nesnenin varlığında ortaya çıkmasıdır.

Seçici Konuşmazlık (Selektif Mutizm)

Seçici konuşmazlık çocukluk döneminde başlayan ve çocuğun konuşabilme becerisinin olmasına ve bazı ortamlarda (örn. evde) normal olarak konuşmasına rağmen, konuşmasının beklendiği diğer bazı sosyal ortamlarda (örn. okulda) konuş(a)maması ile karakterize olan psikiyatrik bir bozukluktur. Seçici konuşmazlığın gelişimi genetik, mizaçsal, çevresel ve gelişimsel faktörlerin etkileşimi sonucunda olmaktadır. Seçici konuşmazlığı olan bireylerin ailelerinde hem seçici konuşmazlık hem de sosyal anksiyete bozukluğu öyküsünün sık görüldüğü bildirilmektedir

Madde İle İlişkili Anksiyete Bozukluğu

Madde ile ilişkili anksiyete bozukluğu, hem keyif verici maddelerin, hem de reçetelenen ilaçların kullanımı sonucu görülebilir. Bunların kullanımı, akut ve kronik anksiyeteye sebep olabilir. Belirtiler, madde kullanımı sırasında ya da madde kullanımını bırakmayı takiben 1 ay içerisinde gelişmiş olmalıdır. Madde ile ilişkili anksiyete bozukluğuna eşlik eden klinik belirtiler, kullanılan maddenin özelliğine göre değişmektedir.

Başka Bir Tıbbi Duruma Bağlı Anksiyete Bozukluğu

Hipertiroidi, hipotiroidi, hipoparatiroidi, vitamin B12 eksikliği, feokromasitoma, hipoglisemi, kardiyak aritmi gibi durumlar da anksiyete belirtilerine neden olabilir. Anksiyetenin birincil tıbbi nedeninin ortadan kaldırılması, anksiyete bozukluğu belirtilerinin belirgin olarak gerilemesini sağlar. Tıbbi bozukluk tedavi edildikten sonra anksiyete bozukluğunun uzun süre devam eden belirtileri artık birincil olarak değerlendirilmeli ve uygun tevdi yöntemi uygulanmalıdır.

sanal aldatma internet

Aldatma Psikolojisi

Aldatma, evli ya da duygusal bir ilişki içindeki kişilerden birinin bir başka üçüncü kişi ile duygusal veya cinsel düzeyde ilişkiye girmesi olarak tanımlanabilir.

İnsanların sosyal anlamda temel ihtiyaçları kabul edilmek, beğenilmek, onaylanmak, güvenmek ve sevilmektir. Kişi kendini mutsuz, önemsiz, değersiz hissettiğinde bu temel ihtiyaçlarını karşılamak için çareler arar, başka kişilerin kendisine değer vermesi onu mutlu eder. Bu gibi durumlar kişileri aldatmaya sürükleyebilir.

Aldatan kişi yakalanmadığı sürece davranışa devam eder, sonuçlarını hep düşünür; fakat içsel çatışmayı da aşamaz. Genellikle aldatma sonrası vicdani rahatsızlık oluşur. Buna bağlı olarak suçluluk duygusu ortaya çıkar. Zaman zaman da kişi kendisini daha iyi hissetmek için eşinin hatalarını aramaya başlar. Aldatmalarda kişi aldatmanın nedenini kendisi dışında başka nedenlere dayandırdıkça kendisini daha iyi hissedeceği için, devamlı olarak eşinin hatalarını görmek ister. Aksi halde eşinin mükemmel olması aldatanın vicdani rahatsızlığını daha da arttırır. Bu durumda aldatan kişi huzursuzluktan dolayı ayrılmayı daha fazla isteyebilir.

Aldatma tek bir nedenle açıklanamayacak kadar derin bir konudur. Aldatmak, kişinin hayatındaki boşlukları doldurma ihtiyacının sonucudur. Çocukluğundan itibaren değersizlik duygusu içinde büyüyen biri uygun ortamda bu duygusunu tatmin etmek için aldatabilir. Kişi bir anlık heyecan için de bunu yapabilir. Aldatmanın nedenlerine bakılacak olunursa; doyumsuzluk, duygusal boşluk, ilgi, şefkat eksikliği, anlık haz, değersiz hissettirme, intikam duygusu, aradığı bir özelliği başkasında bulma, egosal tatmin, sınırlar bana göre değil algısı, vb. durumlar sayılabilir. Bu nedenler aldatan kişilerin cinsiyetleri üzerinde incelendiğinde cinsiyet faktörünün aldatma gerekçelerinin niteliğini değiştirebilir. Bu gerekçelerden erkeklerin aldatmaya nedeni olarak daha çok fizyolojik ihtiyaçlar ve dürtüler üzerine sebepler sıralanırken, kadınların duygusal tatminsizlik, ilgisizlik, boşluk hislerinden kaynaklı duygusal ihtiyaçları üzerine sebepler sıralanabilir.

Aldatılan kişi kendini yetersiz, beğenilmeyen, ilgi çekici olmayan biri olarak görür. Aldatılan kişi değersizlik, pişmanlık, suçluluk, umutsuzluk, öfke, güçsüzlük vb. temel düşünce ve duyguları yaşamaya başlar. Aldatılan kişilerde “keşke”ler çoktur. İlişkisinde harcanan emek, zaman, gösterdiği sadakat, yaptığı fedakarlıklar vb. tümü üzerinde yoğunlaşır. Bu sebeplerden dolayı aldatılan kişi aldatanı aldatma girişiminde de bulunabilir. Burada asıl amacı aldatmak değil, intikam almaktır.

Bazı kişiler için aldatma bir ilişkiyi bitirmek için kuvvetli bir sebepken, bazı kişiler için ilişkiye ikinci bir şans verilebilir. Maalesef bu konuda tek bir doğru yoktur. Aldatan kişi durumu çözmek ve ilişkiyi toparlamak istiyorsa öncelikle bütün kusuru üstlenmeli ve eşler bu durumu kabullenmelidir. Kabullenme olmadan iyileşme olmaz. Şüphelenildiğinde suçlamak ve üsteleyerek saldırmak yerine çözüm odaklı olup karşı tarafın açıklamalarını dinlemeden karar vermemek gerekir. “Bir kez aldatan hep aldatır” doğru bir çıkarım değildir. Fakat devamlı olarak bir aldatma söz konusu ise eşler için en sağlıklı olan ya destek almak ya da ayrılmaktır. Çünkü zaman içerisinde her iki tarafın da ruh sağlığı bozulabilir.

Aldatma olayı bir ilişki için sarsılma olarak yaşanıp ilişkiyi tekrar dizayn etmek için aynı zamanda olumlu bir fırsata dönüştürülebilir. Aldatma sayesinde ilişkide yaşanan sorunlar, konuşulmayanlar, biriktirilenler ortaya çıkar ve çözümü için adımlar atılır. Aldatma sonrası en büyük sorun tekrar güvendir. Aldatan kişi, aldatılan kişinin güven ihtiyacını karşılamak için sabırlı olmalı, sorulacak sorulara karşı tutarlı olmalıdır. Eğer ilişkinin bir düzene girilmesi isteniyorsa aldatan kişinin aldatılana karşı net olması gerekir. Aldatılan kişi de evlilikteki zayıf ve sorunlu kısımları fark etmeli, çözüm odaklı yaklaşmalıdır.

Sınır Koymak Neden Önemlidir?

SINIRLARIMIZI BİLMEK ÖZGÜRLEŞTİRİR!

Kişisel ilişkilerinde sınır koymakta zorlanan çok sayıda kişi psikolojik destek almak üzere başvurmaktadır. Sınır koyamamak, hayır diyememek hem özel ilişkilerde, hem de sosyal ilişkilerde sorunlara yol açmaktadır.

Fiziksel dünyada sınırların görülmesi kolaydır. Fiziksel sınırlar, kimin tapu sahibi olduğunu gösteren mülk sınırını işaret eder. Manevi dünyada ise sınırlar görünür olan sınırlar kadar gerçektir, ancak bu sınırları görmek daha zordur.

Sınırlar kendimizi, kim olduğumuzu ve kim olmadığımızı belirler. Sınır, benin nerede bittiğini ve bir başkasının nerede başladığını görmemizi sağlar.

Neye sahip olduğumuzu ve nelerden sorumlu olduğumuzu bilmek bizi özgürleştirir. Mülkiyetimizin nerede başlayıp bittiğini bilmek; istediğimizi yapmakta ve hayatımızın sorumluluğunu üzerimize almak konusunda pek çok seçenek sunar. Hepimizin kendi içinde yaşayabileceği bir dünya vardır, yani bizi “biz” yapan şeylerden kendimiz sorumluyuz. Kendi ruhlarımızda olup bitenlerle ilgilenmek zorundayız. Sınırlarımız, ilgilenmek zorunda olduğumuz şeyin ne olduğunu tanımlamamıza yardımcı olur. Bunları bilmiyorsak veya yanlış öğrenmişsek çok büyük acı çekeriz.

Sınırlar nelerden sorumlu olduğumuzu göstermenin yanı sıra, nelerin mülkümüzde olmadığını ve nelerden sorumlu olmadığımızı da tanımamızı sağlar. Örneğin; insanların kendi sorumluluklarının bilincinde olarak başkalarına yardım etmesi oldukça insani bir durumdur. Sevdiklerimizin ya da yardıma ihtiyaç duyan insanların yapamadıkları şeyleri gerçekleştirmeleri adına kendimizden ödün vererek, aynı zamanda başkalarına karşı da sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz. Peki bunun sınırı nerededir?

Diğer yandan; hayatımızın kendi yükümüz olan belirli taraflarının sorumluluğunu da almamız gerekir. Bazen bu yükler; başkalarıyla ilgili aldığımız diğer sorumluluklarla büyük kayalar gibi gelebilir ve bizi ezebilirler. İnsanlar “kayalar” günlük yükleriymiş gibi davrandıklarında ve yardım almayı reddettiklerinde sorunlar ortaya çıkar. Böylece insanlar acı çeker, depresyon, anksiyete bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıklarla yüzleşirler

Acı çekmemek ve psikolojik sağlımızı korumak için, “ben” kavramının ne olduğunu, sorumlulukların sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini doğru olarak belirlemek çok önemlidir.

Bazı eğilimlerimiz ve korkularımız bizi sınırlar belirlemekten alıkoyar;

  • Sevgiyi kaybetme veya terk edilme korkusu: Evet diyen ve sonra evet dediği için rahatsız olan insanlar, başkalarının sevgisini kaybetmekten korkarlar. Bu kendini başkalarına adayan insanlarda yoğun olarak görülen bir eğilimdir. Sevgi için verir, bunu alamayınca da kendilerini terk edilmiş hissederler.
  • Başkalarının öfkesinden korkmak: Eski incinmiş duygular ve zayıf sınırlar yüzünden bazı insanlar, hiç kimsenin kendilerine kızmasına tahammül edemez.
  • Yalnız kalma korkusu: Bazı insanlar, sevgi kazanacaklarını ve yalnızlıklarının sona ereceğini düşünerek başkalarına boyun eğerler.
  • İçimizdeki “iyi insanı” kaybetme korkusu: Pek çok kişi hayır dediğinde başkalarının duygularını incitmekten korkar ve evet demek zorunda hissederler.
  • Suçluluk duygusu: Pek çok kişi için vermek eyleminin nedeni suçluluk duygusudur. İçlerindeki bu duyguyu yenebilmek ve kendileri hakkında iyi şeyler hissedebilmek için yeteri kadar iyilik yapmaya çalışırlar.
  • Geri ödeme: Bazı kişiler aldıkları şeylere eklenmiş bir de suçluluk mesajı bulur. Örneğin; anne babalar şöyle söyler; “Ben hiç senin kadar iyisine sahip olmadım.” Kendilerine verilenlerin tümünü geri ödemek için kendilerini yükümlülük altında hissederler.
  • Kendini başkalarının kayıplarıyla gereğinden fazla özdeşleştirme: İnsanlar pek çok kez, kendi düş kırıklıkları ve kayıplarıyla zamanında yeteri kadar ilgilenmemiştir. Bu nedenle bir başkasını “hayır” diyerek yoksun bıraktıklarında, onun üzüntüsünü sonuna kadar hissederler. Birisini bu denli kırmaya tahammülleri olmadığı için isteklerine boyun eğerler.

Önemli olan; kendi sınırlarınız içinde özgürleşerek, korkularınızdan, kaygılarınızdan bağımsız olarak başkalarına yardım etmektir. Eğer yardım etme eylemi; sizi mutluluk ve neşeye götürmüyor tam tersine yorucu, sizi kendi ihtiyaçlarınızdan/önceliklerinizden uzaklaştıran, strese yol açan, rahatsız edici bir hal alıyorsa kendi sınırlarınızı belirlemeye ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz. Bu durum gündelik yaşamınızı olumsuz etkiliyor ve yalnız başa çıkamıyorsanız yardım almayı düşünebilirsiniz.