Kategori: Bireysel Terapi

İnsanlar Neden Yalan Söyler?

Çocuk ya da yetişkinler iç dünyalarını, psikolojik iyi oluşlarını duygusal anlamda koruyabilmek için bir takım kalkanlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu kalkanlara psikoloji bilimindeki ismiyle savunma mekanizmaları denmektedir. Savunma mekanizmaları aracılığıyla bazı zorlu durumlardan kaçabilmeyi keşfetmiş insanoğlu için yalan söylemek de bir savunma mekanizmasıdır. Yetişkin ve çocuklar bu anlamda ayrışırken çocuklar iç dünyalarını korumak anlamında bir yetişkine göre daha az donanıma yani savunma mekanizmalarına sahip oldukları için yalana daha sık başvurabilmektedir. Çocuklar neden yalan söyler sorusuna cevap aranırken araştırmacılar çocukların; korktuğu, kardeşini kıskandığı, herhangi bir sıkıntı sonucu içinde bulunduğu stresli durumla baş etmede zorluk yaşadığı, çevresinin dikkatini çekebilmeyi amaçladığı, çevresindeki yetişkinlerin onayını alabilmeye çalıştığı, takdir edilmeyi amaçladığı veya yeni bir yaşantıya uyum sağlayabilmeyi başarmak için yalan söyleyebildikleri sonucuna varmışlardır. Tüm bu nedenlerle birlikte çocukların 7 8 yaşlarına kadar söyledikleri gerçeklikle bağdaşmayan sözlerini yalan olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Ahlaki gelişim evreleri açısından bakacak olduğumuzda bu yaş dönemi çocukları için kurallar vardır ve değiştirilebilmesi de zordur. Çocuklar bilişsel olarak yalnızca bu bilişe sahip iken yalan söylemesi ve var olanı bilinçli bir şekilde değiştirmesi de beklenemez. Dolayısıyla bu dönemde çocuk tarafından dillendirilen gerçek dışı ifadeler gerçeklikle bağı o şekilde kurduklarından kaynaklanmaktadır. Şimdi 7 8 yaş ve sonrası çocukların başvurmuş olduğu yalan söyleme davranışının nedenlerini sorguladığımızda:

Kıskançlıktan söylenen yalanlar: Yetişkinler kıskançlıklarını farklı boyutlarda yaşar ve yansıtırken, çocuklar bu içgüdüleriyle başa çıkamayıp yalan söylemek yoluna gidebilirler. Kardeşini kıskanan bir çocuk annesine kardeşinin ona vurduğunu söylerken, arkadaşlarının kıyafetini kıskanıp o kıyafetlerden kendisinde de olduğunu söyleyebilir. Çocuklar bu tür yalanlara başvurduklarında çevresi tarafından reddedildiğinde sinirlenip agresif davranışlar sergileyebilirler. Bu gibi durumlarda yetişkinlerin yalanı fark ettiklerinde üzerinde durmamaları ve çocuğu gerçekliğe davet etmek yapabilecekleri en doğru tepkilerdendir.

Mutsuzluktan söylenen yalanlar: Mutlu olmak insanoğlunun en önemli yaşam amaçları arasında yer alır. Mutlu olmanın hayati öneminden dolayı mutsuz insanlar mutlu olabilmek için her şeyi yapabilirler. Çocuklar ise bu durumdan kurtulabilmek için sınırlı davranış kalıplarına sahip olduğundan yalana başvurabilirler. Anne-babası sürekli kavga eden bir çocuk, sorulduğunda ailesinde hiçbir sorun olmadığını; sınıf arkadaşlarıyla iletişim kuramayan bir çocuk anne babasına sınıfta en sevilen kişinin kendisi olduğunu söyleyebilir. Böyle bir durumla karşılaşan yetişkinler, çocuğun yalanını ortaya koymadan “sanırım çok üzüldüğün için böyle konuşuyorsun, hadi gel biraz sohbet edelim” gibi bir yaklaşımla çocuğun bu problemini konuşup onun rahatlamasını sağlayabilirler.

Stresle başa çıkmak adına söylenen yalanlar: Çocuklar sevdiği bir yakınını ya da evcil hayvanını kaybettiğinde bu tip yalanlara başvurabilmektedirler. Bu durum, çocuğun bu yaşantıyı reddetmesi ve diğer bir savunma mekanizmasının eşlik etmesiyle açıklanabilir. Anne babasını kaybeden çocuklar, çoğu kez onları hayattaymış gibi yansıtabilirler. Bu durum çocuk için stresle başa çıkmanın bir yolu olarak değerlendirilmeli ve bir uzmandan psikolojik yardım alınması sağlanmalıdır.

Dikkat çekmek için söylenen yalanlar: Çocuklar için çevrenin ilgisini çekmek önemli amaçlardan biridir. Bu yüzden buna ulaşmak için yalan onlar açısından iyi bir argümandır. Örneğin tatilde Akdeniz’e gittiğini ve çok eğlendiğini söyleyebilir veya okula gitmediği halde okulda çok eğlendiğini söyleyebilir. Bu gibi durumlarda yetişkinler bunu şaka olarak değerlendirip gerçekliğe davet edici tepkiler verebilir.

Korkudan söylenen yalanlar: Çocuklar korktuklarında çok sık yalana başvurabilmektedirler. Evde bir eşyayı kıran bir çocuk görmediğini söyleyerek inkar yoluna gidebilirken, başka bir çocuk altını ıslattığında bunun başkası tarafından yapıldığını söyleyebilir. Bu durum sadece korkudan kaynaklanan ve kendisini korumak adına başvurduğu bir yoldur. Küçük çocukların kendi dünyalarında kurguladıkları, onların gerçeklikleri olan değişimleri yalan olarak kabul etmek hatalı olduğu kadar, çocuğa bu nedenle kızmak, yalan söylediğini yüzüne vurmak da çocuğun kişilik gelişimi açısından büyük olumsuzluklar yaratır. Ayrıca korkuyu çocuk yetiştirmede bir araç olarak kullanan anne babaların çocuklarının daha sık yalan söyleme davranışına başvurdukları gözlenmiştir. Bu yüzden aileler korkuyu bir eğitim aracı olarak kullanmaktan vazgeçmelidir.

Takdir edilmek için söylenen yalanlar: Çocuklar da yetişkinler de onaylandıklarını ve takdir edildiklerini hissettiklerinde özgüvenleri bu durumdan olumlu etkilenir. Fakat yetişkinler bu ihtiyacını karşılamak adına daha karmaşık davranışlar sergileyebilirken çocuklar bu ihtiyaca yalan söyleyerek ulaşmayı keşfedebilirler. Çocuğun bundan kaynaklı yalan söylediğini fark ettiğimizde konunun fazla üzerine düşmeden gerçek başarılarını ortaya çıkarmak ve konuşma gündemi haline getirmek aynı ihtiyacını karşılarken gerçekliğe dönmesini ve başarılarını gerçekçi gözle görmesini sağlayacaktır.

Model alınarak öğrenilen yalanlar: Yetişkinler yalanı çocuklar için bir kusur olarak görmelerine rağmen bazen çocuklarına yalan söylemeleri için uygun ortamlar hazırlayabilmektedir. Örneğin anne ve babalar eşlerinden çekindiği için çocuğun kendisinden yalan söylemesini istemiş olabilir. Bu gibi çözüler elbette ki çocuğun da yaşantısı olacak ve o da zor durumda buna başvuracaktır. Çünkü yalan bir problem çözme yolu olarak aile tarafından öğretilmiştir.

Aileyi hayal kırıklığına uğratmamak adına söylenen yalanlar: Bazı durumlarda ailenin beklentisi çocuğun kapasitesinin üzerinde olabilir ve çocuk bu stresli durumun üstesinden gelebilmek adına yalana başvurabilir. Bu gibi durumlarda çocuğu yalana iten neden fark edilince beklentiyi yumuşatmak yapılabilecek en uygun adım olabilmektedir.

Sıla Getir Aydoğan

Uzman Psikolojik Danışman

“GERÇEK AYAKKABILARINI GİYMEDEN, YALAN DÜNYAYI ÜÇ KEZ DOLAŞIR.”
MARK TWAIN

mindfulness eğitim

“Ben Değerliyim, Sen Değerlisin”

“BEN DEĞERLİYİM, SEN DEĞERLİSİN”

Yaşamın en önemli olaylarından birini doğum oluşturur. Peki bir insan kaç kere doğar? Cevap bunun çok net bir cevabı olduğu olabilir. Ancak yapılan çalışmalar, insanların 5 yaşına kadar 4 kez doğduklarını ifade etmiştir. Ana rahmine düşmekle başlayan hücresel doğumu, bebeğin nefes almaya başladığı biyolojik doğum, bebeğe bakan kişi ile temasın oluştuğu psikolojik doğum ve çocuğun okula başlamasıyla başlayan süreçte sosyal doğum izler. Ana rahminde geçen 9 ayın insanların yaşayabileceği en mükemmel çevrede bulundukları zaman dilimi olduğu ifade edilir. Çocuk doğduktan sonra ise bu ortamdan uzaklaşır ve kendisini gerçek yaşama yabancı hissettiği kısa bir döneme girer. Anne ile ya da kendisine bakan kişiyle temasına kadar bu yabancılaşma devam eder ancak; anne ile kurduğu temastan sonra psikolojik doğum gerçekleşmiş olur. Kurduğu bu temas bebeğe rahatlatma hissi vererek dışarıda yabancılık duygusu yaşadığı hayatın çok da kötü olmadığı hissini fark ettirir. Çocuk için hayatta kalmasının en önemli nedenlerinden biri olan temasın varlığı veya yokluğu onun varlığına dair değerli ya da değersiz hissetmesine neden olur.

Bebeğin psikolojik doğumundan itibaren başlayan bu süreç bireylerin yaşamlarındaki yerlerini belirlemelerine neden olur. İnsanların yaşamda olabilecekleri dört tane pozisyon tanımlanmıştır:

  • Ben Değerli Değilim, Sen Değerlisin.
  • Ben Değerli Değilim, Sen Değerli Değilsin.
  • Ben Değerliyim, Sen Değerli Değilsin.
  • Ben Değerliyim, Sen Değerlisin.

Bütün bebeklerin dünyaya “Ben Değerliyim, Sen Değerlisin” pozisyonu ile dünyaya geldikleri ifade edilir. Ancak, insanın yaşamda mücadele ettiği şeyin, fiziksel doğumundan sonra psikolojik doğumuyla beraber kendisine bakan ile kendisi arasındaki fiziksel olarak küçük ve bakım ihtiyacının olmasının, aşağılık değersizlik duygusuna yol açtığı belirtilir. Bu duygu da insanı karşısındaki kişinin değerli olduğu ancak kendisinin değerli olmadığı yönündeki Ben Değerli Değilim, Sen Değerlisin(+,-) pozisyonuna getirir. Bu konumun doğumdan sonra normal ve mantıklı bir sonuç olduğu söylenmektedir. Çünkü çocuk, henüz kendisi kontrolünü sağlayabilir, kendi çizgisini çizebilir yeterliliğe ulaşmamıştır. Bu nedenle başkalarından ona gelen tepkiler onun için yönlendirici olur. Bu kişiler kendisine göre diğerinin daha iyi olduğunu düşünürler.

Bebekler, temas ile yaşamlarını devam ettirirken kendileri için yeni bir deneyim ile karşılaşırlar: artık yürüyebilme becerisine sahiptirler. Bir şeylere ulaşmak için artık kendisi hareket edebilirler. Bu esnada tam olarak gelişmeyen becerisi ile gösterdiği davranışlarda hata yapıp kendine zarar vermeler başladığında cezaların sıklığı da artabilir. Bebekliğin ilk zamanlarında var olan rahatlığın ve temasın azalması uzun bir süre telafi edilmediğinde bebek, Ben Değerli Değilim, Sen Değerli Değilsin(-,-) pozisyonuna gelir. Bu kişiler hem kendisinin hem de diğerinin bir şeyleri değiştirmek için güçleri olmadığına inanırlar.

Doğumun normal pozisyonu olarak değerlendirilen bebeğin kendini zayıf hissetmesinden sonra eğer bebek kendisine bakan kişi/kişiler tarafından kötü muamele görüyorsa, kendisini onarmak için kendi kendine temas içinde bulunabilir. Bu şekilde Ben Değerliyim, Sen Değersizsin(+,-) pozisyonuna geçer. Bu kişiler kendilerini güçlü görerek diğerinin zayıf olduğuna inanırlar.

Son yaşam pozisyonu ise Ben Değerliyim, Sen Değerlisin(+,+) şeklinde tanımlanan diğer pozisyonlardan farklı olarak ulaşılması istenen bir pozisyondur. Diğer pozisyonlarda bireyler bunları bilinçli olmadan kazanır ve yerleştirir. Ancak Ben Değerliyim, Sen Değerlisin pozisyonunda bilinçlilik ve sözel ifade yer alır. Anlatılan ilk üç pozisyonda duygular ön planda iken, sonuncusunda düşünce ve eylem devreye girer. Bu pozisyonda bireyler, sorunları çözmede daha yeterli olurlar; çünkü hem kendi hem de diğerlerinin değerinin farkındadır. Bu nedenle yaşamdaki zorluklar karşısında Ben Değerliyim, Sen Değerlisin(+,+) pozisyonunda kalabilmek önemlidir.

Bireylerin “Ben değerliyim, sen değerlisin” diyebilmeleri için onların yaşamlarındaki en önemli ihtiyaçlarından biri olan kabul edilme ihtiyacının karşılanmasıdır. Bir bireyin kabul ihtiyacını karşılayan ve kabul edildiğini gösteren her eylem “kabul iletisi” olarak tanımlanır. Kabul iletileri, koşullu olumlu/olumsuz ve koşulsuz olumlu/olumsuz olarak sınıflandırılır.

KABUL İLETİLERİ

KOŞULLU   KOŞULSUZ

 Olumlu (+)   Olumsuz ( – )

Kabul iletilerinin yapısına bakıldığında günlük yaşamda sıklıkla kullandığımız cümleler oldukları görülmektedir. Önemli olan geribildirimde bulunurken karşıdaki kişinin varlığına yönelik olumsuz ifadeler kullanılan koşulsuz olumsuz kabul iletilerini kullanmamaktır. Çünkü bu durum bireyi, kendi yaşam pozisyonu içinde değersiz konuma getirebilir.

Kabul iletileri insanların yaşamında bir ihtiyaçtır. Yaşamdaki varlığı sürdürebilmek için insan kabul iletilerini ister, gelen kabul iletilerini reddedebilir, kabul iletilerini hem başkalarına hem de kendisine verebilir. İçten ve samimi olan her kabul iletisinin iyileştirici bir yönü vardır.

Sıla Getir Aydoğan

Uzman Psikolojik Danışman

Öfke Kontrolü

Öfke kontrolü sorunu ile psikolojik destek almak üzere başvuran çok sayıda kişi vardır. Öfke sorunu, öfke nedenleri, öfke terapisi psikolojik yardım arama nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

NEDEN ÖFKELENİRİZ?

Öfke, mutluluk, sevinç, hüzün, üzüntü gibi sağlıklı her insanda bulunması normal bir duygudur. Genellikle, öfkenin de bir duygu olduğu unutulur ve çoğu zaman kişiyi kontrolsüz bırakan, ortaya çıktığında diğer kişileri de olumsuz etkileyen bu duygunun, sadece bir davranış olduğu düşünülür. Yani duygunun öfke, ortaya çıkan davranışlarında öfke duygusunun bir sonucu oluştuğu unutulabilir. Her insan öfke duygusuyla donatılmıştır ve bu duygu zaman zaman yaşanabilir. Yaşanan bu öfkenin dozu, bazen kontrol edilebilir bazen de bireyi kontrolsüz bırakabilir. Yani öfke, kişilerde olumlu veya olumsuz sonuçlara sebep olabilir.

ÖFKELİ  MİSİNİZ?

  • ‘Sinirlenince gözüm kimseyi görmez, herkesi kırar atarım.’
  • ‘Öfke anlarımda elime ne geçerse atarım.’
  • ‘Öfkeli anımda etrafımdaki her yere tekme atarım.’
  • ‘Sinirlendiğim kişilere vurmadan rahatlayamıyorum.’
  • ‘Öfkelendiğim kişilere aşırı yüksek sesle bağırırım.’
  • ‘Öfkeli anlarımda dişleri, yumruğumu sıkarım.’
  • ‘O kadar öfkeli biriyim ki, sinirlendiğimde midem de büyük ağrılar hissediyorum.’

gibi cümleler sarf ediyor veya etrafınızda bu tarz cümleler kuran, davranışlar sergileyen kişiler varsa bir öfke kontrol problemi söz konusu olabilir.

Öfke Nedenleri

Öfke, genellikle kişinin kendisini anlaşılmamış hissetmesi, sevilmediğini hissetmesi, sayılmaması, etrafındaki kişilerce görmezden gelinmesi, duygusal yakınlığa ihtiyaç duyduğumuz kişiler tarafından beklediğimiz değeri görmemek, kabul edilmemek, kısıtlanmak, engellenmiş hissetmek ve buna benzer kişileri kötü hissettirebilen durumlarda ortaya çıkar. Örneğin, öfke problemi için psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanmak isteyen kişilerin çoğunlukla, ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanmasında hayal kırıklığı yaşadıkları görülür. Bazı bireylerin etrafındaki kişilerden beklentileri oldukça yüksek veya gerçek dışı olabilir, çevresindeki kişiler bazen bu beklentiyi karşılamakta güçlük yaşadıkları içinde kişi karşılanmayan ihtiyaçları nedeniyle öfkelenebilir. Bu yüzden, kendilerini öfkeli olarak niteleyen bireylerin öfkesinin nedenlerini iyi değerlendirmeleri gerekir. Kendilerini öfkeli bulan, etrafındaki kişiler tarafından öfkeli görülen bireylerin kendilerine ’Neden öfkelenmiş olabilirim?’, ‘Öfkelendiğimi nasıl yansıtıyorum?’ ‘Öfkemi tetikleyen şeyler neler olabilir?’ gibi sorular sorması, bu sorulara cevaplar bulmaya çalışması kendisi için faydalı olabilir.

Öfke duygusu, bireylerin kendisine ait, özel belirlediği sınırlara başkaları tarafından müdahale edilmesini, ihlal edilmesini engeller. Yani zaman zaman öfke, insan için gerekli bir duygudur. Öfkede önemli olan, bu duygunun birey tarafından nasıl şekillerde dışa vurulduğudur. Sağlıklı bir öfke dışa vurumu, öfkelenen kişinin hangi davranış veya davranışlara öfkelendiğini, bunun sonucunda hangi duyguların etkisi altında olduğunu ve diğer kişilerden beklentisinin, asıl ihtiyacının ne olduğunu, anlamlı ve somut şekilde karşı tarafa iletebilmesidir. Bu sayede kişiler, öfkelenen bireyin neye öfkelendiğini ve ne ‘hissettiğini’ anlamaya çalışarak daha dikkatli olmaya çalışabilir. Bu sayede öfkelenen bireyde, sağlıklı bir dille iletmiş olduğu bu duygusunun olumlu geri dönütlerinden faydalanmış olabilecektir.

Genellikle öfkeli bireyler, öfke anlarında veya öfkelerini dile getirirken, karşı taraf üzerinden gitme eğilimindedirler. Yani kendisi öfke duygusunu, karşı tarafın davranışları, duygu ve düşünceleri üzerinden dile getirir. Ancak öfkelenen bireyler, bunu yaparken eleştirel, etiketleyici, yargılayıcı, küçümseyici, baskı altına alan bir dil kullanıyor olabilirler. Bu da bazen karşı tarafında savunmaya geçme ihtimalini doğurabilir. Bu nedenle kişilerarasında telafisi mümkün olmayan öfke problemleri ortaya çıkabilir. Aslında burada yapılması gereken, kişilerin öfke anlarında ‘bencil’ olabilmeleridir. Nasıl mı?

Kişi öfkelendiğini vücudundaki bir takım belirtilerden, kafasından geçen bir takım düşünceler veya kendisini etki altına alan bir takım duyguların esareti altında olmasından anlayabilir. Her bireyin öfkelendiği şeyler farklı olabilir, bunu yansıtma biçimleri farklı olabilir. ‘Öfkelendiğinizi nasıl anlıyorsunuz?’ sorusuna öfkeli bireyler mutlaka ayrıntılarıyla cevap verebilmeli. Öfkelendiğini veya öfkeleneceğini fark eden birey, kendisini hatırlamalı.

  • O anda aklından geçenler kendisinde nelere yol açtı?
  • O anda, gördükleri onu hangi duydu durumu içerisine soktu?
  • O anlarda kendisine denilen hangi sözler onun öfke duygusunu cereyan ettirdi ve bunlar ona ne hissettirdi?
  • Öfkelenmesinin ardında yatan asıl duygu neydi? gibi sorularla kendisini yatıştırabilmeyi öğrenmelidir.

Bu soruları kendisine soran birey, sadece kendisi üzerinden, neye bu kadar sinirlendiği, öfkelendiğini karşısındakine dile getirmeli. Yani karşımızdaki her kimse, hangi davranışı, bu bireyi öfkelendiriyor, duyması sağlanmalı.

Bu soruları kendisine soran birey, öfkesinin aslında bir sonuç duygu olduğunu, asıl hissettiği duygusunun ne olduğunu bulabildikten sonra yine karşıdaki kişi veya kişilere dile getirmeli. Samimi ve gerçek duygularımızdan haberdar olan kişiler, sizi öfkelenmeniz konusunda daha iyi anlamaya çalışacaklardır.

Bu soruları kendisine soran birey aynı zamanda, ‘Ne olsaydı daha az öfkelenip sinirlenebilirdim?’ sorusuna bir cevap bularak, karşısındakilere bu istek ve beklentilerini dile getirmeli. Bu beklentileri bilmekte yine karşımızdaki kişilerin bize karşı daha dikkatli olmalarını sağlayacaktır.

Öfke aslında ikincil yani sonuç bir duygudur. Bu nedenle öfkenizin ardındaki gerçek duygu, düşünceleri bulmak, öfkenin kontrol altına alınabilmesinde çok önemli bir boyuttur. Genellikle bireyler, öfke duygusunun somut etkilerine şahit olmadan, bu duygunun zarar veren yanından şikâyetçi olmazlar. Özellikle öfkesinin nedenlerine dair farkındalık oluşturamayan bireyler için, öfke duygusu somut bir sonuç vermeden de bireylerin ruh sağlı için ciddi tehdit oluşturabilirler. Lütfen, öfke problemlerinizin olduğunu düşünüyor veya birilerinin bu grupta yer aldığına inanıyorsanız doğru bir uzman desteğiyle üstesinden gelinebileceğini unutmayın.

Bilinçaltı Temizliği

BİLİNÇALTI NEDİR?

BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ NEDİR? BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Bilinçaltı temizliği son zamanlarda sıkça konuşulan bir konu haline geldi. Kişiler yaşadıkları olumsuz deneyimlerin etkisinden kurtulmak için bilinçaltı temizliğini bir yol olarak görmektedir.

Bilinç, insanoğlunun dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren zihninde oluşturdukları ile işlerlik kazanan ve ömrünün sonuna kadar devam eden farkında olma,bireyin zihnindekilerin hayatına yansımasına karşın uyanık olma durumu ve faaliyetleridir.Dünyaya karşı oluşan bu ilk yargılarımız yani psikolojideki bir diğer adıyla şemalarımızda bilinçaltına kaydedilir, bilinçli aklımızla yaptığımız tüm seçimlerde bilinçdışımıza göre şekillenir.

Seçimlerimiz, insanoğlunun aktif bilinci sayesinde gerçekleşir ve insanlar da çevresindeki varlıkları, diğer insanları ve en genel haliyle dünyayı buna göre  anlamlandırırlar.

Bilinçaltı, çevremizdeki görüntü, ses, mesaj gibi uyarımların farkında olmadan insan zihnine yerleşmesidir,buraya yerleşendeler de yine bireye özgüdür. Bilinçaltı adıyla bahsedilen aslında bilinçdışıdır. Yani psikolojinin babası olarak bilinen Freud’un Tapografik kuramına göre, insanı oluşturan zihinsel yapı; bilinç, bilinçdışı ve bilinç ötesi olarak 3’e ayrılır. Freud bu kuramında isimlendirmede zihnin anatomik konumlarından ziyade yapıların zihinsel etkinliklerinin, bilince olan uzaklığını esas almıştır.

Bilinç, farkındalığı sağlananların alanıdır. Bunlar yaşanan, algılanan olaylar, duygular, düşünceler gibi insana ait birçok şeydir. Buradaki bilinçdışı yani herkesçe bilinen adıyla bilinçaltı, bilinçten bağımsız olan anlamında kullanılmak için bilinç-dışı kavramıyla isimlendirilmiştir. Bilinç, yüzeye çıkandır, bilinç dışı ise yüzeye çıkmadan kalan, bazen kendisini değişik şekillerde dışa vuran bilinçten bağımsız yerdir. Bu dışa vurumlar genellikle bir savunma mekanizması olan bastırmalar sonucu meydana gelirler, bazen dil sürçmeleri bazen rüya görme,belli konularda aşırı tepkisellik gösterme gibi…

Bilinçaltını, beynimizin kara kutusu’na benzetebiliriz, çünkü bilinçaltı doğumdan ölüme kadar tüm yaşananları, çevremizdeki gördüğümüz, duyduğumuz bütün her şeyi kayıt eder.

Bilindışı dedğimiz yerde, bizim arzularımız, dürtülerimiz, farkında olmadan bastırdıklarımızın yer aldığı anlaşılması zor, en derin bölgemizdir. Burada önemli olan bilinçdışının, bilinçten ayrı bir yer olduğunu vurgulamaktadır. Bilinçaltı denildiğinde, bilince bağlı alt bilinç anlamı ortaya çıkıyor, oysa bilinçdışı bilinçten ayrı, bağımsız ele alınmalıdır. Bu nedenle yazımın devamında herkesçe bilinen bilinçaltına, bilinçdışı diyerek devam etmek isterim.

Bilinç, bilinçdışı ve bilinç ötesi 3 ayrı zihin değildir, aynı zihnin 3 küresidir.

Freud’un tapografik kuramındaki kavramlarını açıkladıktan sonra son zamanlarda oldukça popüler olan, bilinçaltı temizliğinin ne olduğuna ve bunun mümkün olup olamayacağına değinmek isterim.

BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ NEDİR? BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Burada bilinçaltıyla kastedilen aslında dünyayla temasa geçtiğimiz ilk andan itibaren zihnimizde oluşturduğumuz şemalardır. Şemalarımız bilinçaltında, aktive olmayı bekleyen, ruh sağlığını, iyilik halini iyileştirme ve korumaya yönelik danışmanlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen kişilerin en çok esas aldığımız yanı şemalarıdır. İyileşmeyi sağlayabilmek için öncelikle çevresindeki nesne, kişi veya herhangi bir şeyin kişi için anlamı ne ve ilk olarak hangi yaşantıyla bu anlamı kodladığıdır. Bilinçaltı temizliğinden kastedilen de aslında bu şemaların değişimidir. Bana göre bu temizlikten ziyade bir değişim, dönüşümdür. En önemlisi bilinçdışında dönüp duran şey veya şeylerin neler olduğuna dair bir farkındalık söz konusudur. Bu kavramın adının bilinçdışı değişimi olmasını tercih ederim. Bu değişim de şu anda bu kadar popüler olmasına karşın oldukça güç ve tehlikeli bir konudur. Bireyler için böylesi tehlikeli bir konunun işin uzmanları tarafından ele alınmasını temenni ederim. Tehlikeden kastım ise, bilinçdışı gibi farkında olmadığımız her şeyi yutan bir hard diske sahibiz, neleri yuttuğunu, içselleştirdiğini bilmek, bunu kişinin kendisiyle birlikte analiz edebilmek öncelikle bir ruh sağlığı uzmanının işidir. Çünkü bilinçdışı bireyin kendisine dair, yaşamının ilk günlerinden bugününe dair bilgi veren en zengin kütüphanesidir. Bazen bilinçdışında dönüp duran şeyleri ortaya çıkarmak kişiyi iyi hissettirip, belirsizliklerini gidermesine yardımcı olurken, bazen de sağaltımı güçleştirici hatta bireyde eski tablosundan çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Peki, şimdi adını revize ettiğimiz bu bilinçdışı değişiminden önce hepimiz şu soruya cevap arayalım. Bir düşünün bakalım, gerçekten bilinçaltı temizliği diye bir şey var mı?

Öncelikle bahsettiğim gibi bilinçaltı diye bir şey yok, bilinçten ayrı ele alınan bilinçdışı var. Temizlikten kasıtta eğer tamamen temizlemek ve yok etmek anlamında kullanılıyorsa maalesef bu da mümkün değil. İnsan zihni ekstrem durumlar, ağır travmalar dışında formatlanan bir yapı değildir. Bilinçdışında dönen bizi duygu ve davranışlarımız açısından sekteye uğratan şeyler, sadece bazı psikolojik tekniklerden yararlanarak, doğru ruh sağlığı uzmanı desteğiyle gün yüzüne çıkarılabilir. Bilinçaltı Temizliği, zihnin oluşumlarını tamamen yok etmekten değil, şemalarımızın değişiminden yola çıkmıştır. Bilinçdışı değişimi dediğimiz bu durumda, bireyin kendisine ilişkin farkındalığından, bireyin kendisini tanımasına eşlik ederek, nelerin onu daha iyi hissettirebileceğinden, neleri yapmanın veya yapmanın onun potansiyelinden uzakta kalmasına neden olduğundan haberdar olması şeklidir. Lütfen bu şekilde kısa yoldan, kısa süre içerisinde, popülarite kazanmış ancak altı yanlış kişiler tarafından doldurulmuş bir uygulamadan uzak durmaya özen gösterin. Eğer ‘bilinçaltı temizliği (Bilinçdışı Değişimi)’ne dair talepleriniz varsa önce psikolojik danışmanlık desteği almaya dikkat edebilirsiniz.

Şema Terapi

Şema Terapi

ŞEMA TERAPİ

Jeffrey Young tarafından geliştirilmiş olan Şema Terapi, çocukluk, bazen de ergenlik dönemine uzanan yaşantıların ve edinilen bilgilerin zihinde oluşturduklarının yetişkinlik dönemine yansımalarını ele alır. Ancak Şema Terapi, bu yansımalardan olumsuz olanı, uyum bozucu olanlarıyla ilgilenir. Şema ruhun işlevsel en küçük yaralı parçasıdır.

Şema Terapi, son yirmi yıldır kendisini oldukça ön plana çıkaran ve olumlu sonuçlara imza atan güncel bir psikoterapi modeli olmuştur. Bütüncüldür. Kendisinden önceki tüm ekollerin en önemli ögelerini bünyesine alarak büyümüştür. Bunlar; Psikoanalitik Terapi, özellikle Nesne İlişkileri Kuramı ve Bağlanma, Kişilerarası İlişkiler Terapisi, Bilişsel Terapi, Davranışçı Terapi, gibi birçok ekoldür. Bütüncül olması, problemleri çok yönlü ve geniş açıdan ele almasına olanak sağlar.

İnsan dünyaya gözlerini açtığında kendisine, çevresine, çevresindeki insanlara, dünyada olan bitene dair bilgi sahibi değildir. Zamanla insan, bilgi sahibi olabilme donanımını devreye sokar ve öğrenip, işleme potansiyelini gerçekleştirir. Edindiği bu bilgiler artık kişinin şemalarını oluşturur. İnsanın hayatındaki her şeye ait bir şeması vardır. O şemalar sayesinde, ilk deneyimden sonra karşılaştığımız her şey veya herkesin zihnimizde oluşan haliyle bir değeri, anlamı vardır. Deneyimlediğimiz şeyleri zihnimizde gruplandırırız, birbirlerinden ayırt edebilmemizi sağlayacak şeyleri kodlarız.

Olumsuz, uyum bozucu şemalar, Şema Terapinin ilgi alanıdır. Şema; İnsanın en temel olumsuz psikolojik yapılanmasıdır. Aslında Şema Terapiye göre şu anda olumsuz ne yaşıyorsak, temelinde yaralı şema veya şemalarımız yatıyordur.

Şema Terapi, danışanın kendisine bir tanı koymaktan ziyade, danışandaki psikolojik  problemlerin hangi temel şemaya dayandığını bulmaya çalışır. Yani kişi daha önce bir yaşantı deneyimlemiştir ve belli bir zamana kadar yaşantıları sonucu oluşturduğu bu şemasıyla baş edebilmeyi öğrenmiştir.Yani eğer uyum bozucu davranış veya düşünceler, tutumlar varsa, temellerini danışanın erken çocukluğundaki yaşantılarında aramaya çalışır, erken çocukluk veya ergenliğe giriş dönemlerindeki yıpratıcı süreçleri anlamlandırmaya çalışır.

Şema terapide olumsuz yaşantılardan dolayı oluşan şemaların yeniden değerlendirmesi vardır. Geçmiş yaşantılarda tespit edilen bu uyum bozucu şemalar da etkili bir terapi süreci ve doğru uzman desteğiyle sağlıklı güncelleme yapılabilir. Şemalar sürekli güncellenebilirler. Uyum bozucu şemaların ortaya çıkmasına, bireyin dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren süregelen ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanamadığı etki eder. Bireylerin bakım gereksinimi, temel güven, tutarlılık, süreklilik, sağlıklı rekabet, kabul edilme, onaylanma, özerklik, tutarlı ve sağlıklı kimlik algısı oluşturma, oyun oynama, rol yapma, spontanlık gibi ihtiyaçları vardır. Şema terapiye göre bu ihtiyaçlar evrenseldir. İşte bu ihtiyaçlardaki karşılanamama veya aşırı şekilde karşılanması yani dengenin kaybı durumunda şemalarımız meydana gelir. Oluşan bu şema veya şemalar, bireylerin ileri de karşılarına çıkan herhangi bir durumla baş etmelerine engel oluştururlar. Genellikle ihtiyaçları küçük yaşlarda bir şekilde karşılanamayan bireyler, hayatlarında neyin veya nelerin eksik olduğunun farkında olmazlar. Bu nedenle de sürekli doyurulamayan bir ihtiyacın peşinde sürüklenirler. Giderilemeyen ihtiyaçların bireyde oluşturduğu eksikliklerin sonuçları yaşanır. Genellikle bu sonuçlar bireyler için acı ve uyumunu güçleştirici sonuçlardır. Şema Terapiye göre, psikolojik açıdan sağlıklı insan ise, bu ihtiyaçları uygun şekilde giderebilen insandır.

Bireylerde şema veya şemalarına paralel davranışlar görülür, bu nedenle de bireyin bir tedaviye veya psikoterapiye ihtiyaç duyup duymadığına bakılırken, bireyin şemasına paralel davranışlarının, kendisine veya çevresine, çevresindeki kişilere zarar verip vermediğine bakılır. Uyum bozucu davranışlar varsa ve devam ediyorsa doğru bir şema terapisi uzmanıyla görüşülmesinde, uzmanlarından destek alınmasında fayda vardır.

Jeffrey Young, şemaları 5 alan ve 18 balık altında toplamıştır. Alanlar:

I – Ayrılma Ve Dışlanma(Reddedilme) Alanı:

II – Zedelenmiş Özgürlük (Bozulmuş Özerklik Ve İş Yapma Becerisi)  Alanı:

III – Zedelenmiş/Zayıf Sınırlar Alanı:

IV – Başkaları Yönelimlilik Alanı:

V – Aşırı Duyarlılık Ve Baskılama Alanı:

Alanların altındaki şemaları ise şu şekilde ayırmıştır;

I – Ayrılma Ve Dışlanma(Reddedilme) Alanı:

Terk Edilme Şeması:

Kuşkuculuk/Kötüye Kullanılma Şeması:

Duygusal Yoksunluk Şeması:

Kusurluluk/Utanç Şeması:

Sosyal İzolasyon (Tecrit Edilme/Yabancılaşma) Şeması:

II – Zedelenmiş Özgürlük (Bozulmuş Özerklik Ve İş Yapma Becerisi)  Alanı:

Bağımlılık/Yetersizlik Şeması:

Dayanıksızlık Şeması:

Yapışıklık (Gelişmemiş Benlik) Şeması:

Başarısızlık Şeması:

III – Zedelenmiş/Zayıf Sınırlar Alanı:

Haklılık/Görkemlilik:

Yetersiz Öz denetim Şeması:

 

IV – Başkaları Yönelimlilik Alanı:

Boyun Eğicilik/Geri Çekilme Şeması:

Kendini Feda Etme Şeması:

Onay Arama Şeması:

V – Aşırı Duyarlılık Ve Baskılama Alanı:

Karamsarlık/Hataya Katlanamama Şeması:

Duyguları Bastırma/Aşırı Sorumluluk Şeması:

Yüksek (Acımasız) Standartlar/Aşırı Eleştirellik Şeması:

Cezalandırıcılık (Acımasızlık) Şeması:

Şema Terapi, ilişki sorunları, performans kaygıları yaşama, kalabalık ortamlara girememe, ilişkilerde sürekli terk edilme, herkesten şüphe duyma, kendisini ifade etmekte güçlük yaşama, sürekli hata yaptığına inanma, kronik depresyon ve anksiyete, yeme bozuklukları, tekrarlayan döngüleri içinde barındıran kronik çift sorunları…vb. gibi problemlerle ağırlıklı olarak çalışmaktadır. Öncelikle psikolojik problemleri için uzmana başvuran kişilerin şema terapiye uygun olup olmadığı, uzman tarafından doğru ve ayrıntılı şekilde değerlendirilir. Danışan, Şema Terapiyle çalışmak için uygunsa sürece başlanır.

Şema Terapi süreci sonunda bireyler problemlerinin temelini, yani sebep olan şemalarını tanımış şekilde ayrılırlar. Ancak zamanla başka problemlerin nüksetme ihtimali olabilir. İşte bu durumda danışan aldığı Şema Terapi desteğinden öğrendikleriyle, kendisini yönetebilir. Eğer tekrar uyumsuz süreçleriyle baş edemezse, yine uzmanından destek alabilir.

Paranoid Kişilik Bozukluğu

Paranoid Kişilik Bozukluğu

Günlük hayatta aşırı şüpheci kişiler için “Paranoyak mısın ?” cümlesini, dizi ve filmlerde “Paranoyak herifin tekiydi !”  repliğini sıkça duyarız.  Paranoid kişilik biçimi ve paranoid kişilik bozukluğu birbirinden farklı şeylerdir.

Elbette herkes bazen şüphe duyar. Ancak paranoid kişilik biçiminde kişi kendine güvenir, iyi bir dinleyici ve gözlemcidir, karşısındaki kişiyi iyi bir şekilde anlar, eleştirileri önemser ve dikkate alır. Bu kişiler insan ilişkilerinde karşı tarafı iyice ölçüp biçerler. Kontrollerini kaybetmeden ve saldırganlaşmadan kendilerini ifade edebilirler. Paranoid kişilik bozukluğunda ise farklı bir tablo vardır. Bu kişiler karşılarındaki kişiye asla güvenmezler, sıradan davranışların altında gizil anlamlar ararlar. Kendilerine yöneltilen eleştiriler karşısında kin beslerler ve yapılanları asla bağışlamazlar. Başkalarının onları kullandığını veya başkalarının onlara zarar vereceğini düşünürler. Kolaylıkla aşağılanmış hissederler, öfkelerini kontrol edemezler.

Otomatik düşünceleri genel olarak şu şekildedir:

Başkalarına güven duymam. Güvenmek tehlikelidir.

Başka insanların gizledikleri bir takım amaçlar vardır.

Her an tetikte olmalıyım.

İnsanlar beni sömürmek ve benden yaralanmak isterler.

İnsanlar beni aşağılamaya ve isteyerek kızdırmaya çalışıyorlar.

İnsanlar söylediklerinden başka bir şey demek istiyorlar.

Yakın olduğum kişi, içten bağlılığı olmayan, sadakatsiz ve güvensiz biri olabilir.

Bu kişilerin çocukluk yaşantısında istismar öyküsüne sıkça rastlanmaktadır. Genetik olarak ailede bu bozukluk olan kişilerde görülme sıklığı fazladır. Ayrıca çevresel faktörler, aile içindeki ilişki şekilleri ve yaşam tarzları da tetikleyici etkiye sahiptir.

Paranoid kişilik bozukluğu olan kişiler bir inanca, bir düşünceye aşırı ölçüde bağlanırlar, sürekli olarak haklarının yendiğini hissederler bu sebeple sık sık dava açarlar, patolojik düzeyde kıskançtırlar. Bu sebeple insan ilişkilerinde sık sık sorun yaşarlar. Referans düşünceleri (Aslında yokken çevresinde olan bitenlerin kendisiyle ilgili olduğunu düşünme ) olabilir.

Bu kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler, bağımsızlıklarına yönelik her tür tehditte birden duyarlılaşırlar. Ayartılacakları ya da başkalarının isteklerine göre davranmak zorunda kalacakları endişesiyle her türlü iş birliğinden kaçınırlar. Yanılgılarından ötürü kendilerini suçlu bulmazlar, kızgınlıkları için kendilerini haklı çıkaracak yolları ararlar bunun için bazen karşı tarafı manipüle edebilirler.

Bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler ile psikoterapi ve ilaç tedavisi birlikte yürütülmektedir. İyileşme uzun ve çetrefilli bir süreçtir. Bu kişiler çoğunlukla çevrelerine güvenmedikleri için tedavi almak istemeyebilirler ve savunma durumundadırlar. Ancak kişi aynı zamanda mutsuzdur ve yardıma da ihtiyacı vardır. Bu durumda bu kişiyle çatışmaya girmeden, destek alırsa daha iyi hissedeceği üzerine tedaviye yönelik bir teşvik yapılabilir.

Borderline (Sınırda) Kişililik Bozukluğu

Borderline (Sınırda) Kişililik Bozukluğunu Anlamak

Bordeline kişiler genel olarak hayatlarını bir kriz olarak yaşarlar. Çevreleriyle ilişkileri genelde çok çalkantılıdır. Yalnız kalmaya katlanamazlar ve gerçek veya hayali bir terkedilmeden kaçınmak için her yolu denerler. Kolaylıkla öfkelenebilirler. Çoğu zaman dürtüsel davranışlar gösterebilirler. Bunlar madde kötüye kullanımı, rastgele cinsel ilişkiye girmek, kurallara uymadan araba kullanımı, aşırı para harcama gibi konuları kapsar.

Borderline kişilik bozukluğunun toplumda görülme sıklığı yaklaşık olarak %2’ dir. Annede bu bozukluk görüldüğünde çocukta da görülme olasılığı artar. Genellikle bu kişilerin bu bozukluğa ek olarak başka bir psikiyatrik tanıları daha olur. Çocukluk yaşantılarında istismara uğramış bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir. İstismara ek olarak, anne baba kaybı ve ayrılığı da tetikleyici unsurlardandır.

Bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerde belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Bir duygu durumundan diğerine, bir tutumdan başka bir tutuma hızlı geçişleri olur. Kendilerini sıklıkta boşlukta gibi hissederler. Sık sık öfkelenirler, yoğun öfkelerini kontrol altında tutmakta zorlanırlar. İnsan ilişkilerinde, gözünde aşırı büyütme ile yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelirler. İşler yolunda gitmediğinde genellikle başkalarını suçlarlar. Dışlanmaya karşı aşırı duyarlıdırlar ve en ufak bir zorlanma karşısında terk edilme duygusu yaşarlar. Diğer insanlarla ilişkilerinde manipülatiftirler. Çevrelerindeki kişileri istemedikleri bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli durumları kötüye kullanarak , onları baskı altına almaya çalışırlar. Geçmişte kendilerine kötü davranıldığını ya da hafife alındıklarını öne sürerler ve her an patlayacak bir bomba veya kırılgan bir eşya izlenimi vererek ilişkilerini yürütürler.

Bu kişiler bir konuda zorluk yaşadıklarında gerçeği değerlendirme süreçleri bozulur. Bu dönemde kendine yabancılaşma, çevrenin yabancılaşmış gibi gelmesi, başkalarından yoğun kuşkulanma ve öfke patlamaları yaşayabilirler. Duygu durumlarında kaygı, huzursuzluk ya da depresyona birden kaymalar olur.

Düşünceleri bir uçtan diğerine kayar. “İnsanlar iyidir, hayır herkes güvenilmez ve kötüdür.” “Üstesinden gelebilirim. Hayır, asla başaramam”… gibi. Yaşadıkları duygulara göre benlik saygılarında dalgalanmalar görülür.  Kendilerine düşman olan bir dünyada kendilerini güvende hissedemedikleri için özerk olma ve bağımlı olma arasında gidip gelirler. Tutarsız duygu durumlarından ötürü başkalarına bağlanmada güçlük yaşarlar.

Bu bozukluğun tedavisinde sıklıkla analitik yönelimli terapiler ve ilaç desteği kullanılmaktadır. Uygulanan bu yöntemler bu kişilerin işlevselliklerini arttırmalarına yardımcı olmaktadır.

Yaşam Koçluğu Sertifikası Eğitimi

Motivasyon ve İhtiyaçlarımız

Motivasyon ve İhtiyaçlarımız

Motivasyon kişiyi sabah yataktan kaldıran güçtür. Var olan doğal enerjimizi akıllıca bir şekilde düzenlediğinizde daha az çaba göstererek daha verimli bir şekilde günü değerlendirebilirsiniz. Kendinizi ne kadar motive olmuş hissederseniz o kadar fazla sizi geri tutan şeylere karşı direnebilirsiniz. Dolayısıyla motivasyonunuz yükseldiğinde otomatik olarak özgüveniniz de artmış olur.
İnsan potansiyelini ve içsel motivasyonunu en iyi şekilde açıklayan kuramcılardan olan Abraham Maslow kişinin başka ihtiyaçları karşılanmadan önce öncelikle fiziksel ihtiyaçlarını yani hava, su, gıda, uyku… vb . karşılamak gerektiğini öne sürmüştür. Bu ihtiyaçlar karşılandığında ikinci düzeyde olan, kişinin güvenlik ihtiyacının karşılanması gerektiğini söylemiştir. Güvenlik sadece güvenli bir ortamda yaşamak değil, kendimizi güvende hissetmekle de ilişkilidir. Özellikle aşırı kaygılı kişiler kendilerini kaygıdan arınmış yani güvende hissedene kadar başka bir şey düşünemezler.
İnsanların üçüncü düzeydeki ihtiyacı ise aidiyet ve sevgidir. Bu ihtiyaçlara sosyal ihtiyaçlar da diyebiliriz. Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb. konular bu basamakta yer alır. Bu düzeydeki ihtiyaçlarımız karşılanmadığında kendimizi yalnız ve dışlanmış hissederiz. Aidiyet duygusu özellikle bir gruba ait hissetmek veya bir yere ait hissetmekle ilişkilidir. Fiziksel temastan başka olarak kabul görme ve duygusal temas esas olarak bir ait hissetme ihtiyacıdır. Duygusal temas en basit düzeyde bir ortama girdiğimizde ve selam verdiğimizde diğer insanların da bize selam vermesi şeklinde olabilir. Daha üst düzeyde ise seni takdir ediyorum, seninle gurur duyuyorum, seni seviyorum şeklinde gerçekleşebilir. Bağımsızlığı ya da yalnızlığı ne kadar savunursak savunalım insanoğlu doğası gereği sosyaldir ve sosyallik bir ihtiyaçtır. Diğer insanlarla ilişkilerimizde bu ihtiyacı karşılamaya yönelik ne tür tutum ve davranışlarda bulunduğumuza yönelik bir sorgulamaya gitmek ilişkilerimizi iyileştirmek adına yararlı olabilir.
Dördüncü düzeye gelindiğindeki ihtiyaç ise değer verilme ve saygınlık ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç, statü, başarı, itibar, tanınma… vb. ile ilişkilidir. Kişinin kendini yeterli hissetmesi, başkaları tarafından tanınmak istemesidir. Bir gruba ait olmak artık yeterli değildir. Kişi o grupta bir miktar güç ve statüye de sahip olmak ister. Daha büyük bir araba sürmek, öğretmen-anne-baba grubuna başkanlık etmek, yapılan işte kariyer basamaklarında yükselmek gibi istekler ortaya çıkar.
Son olarak bütün bu basamakların tırmanılmasının ardından, kişi nihayet en üst basamağa ulaşır. Bu basamak kendini gerçekleştirme basamağıdır. Her bireyin kendine ait özellikleri, davranış kalıpları ve tutumları vardır. Birey bu özelliklerini geliştirmek ve diğerlerine göstermek ister. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi için, diğer alt basamaklardaki ihtiyaçların yeterince karşılanmış olması bir gerekliliktir. Ancak, bir önceki ihtiyacın %100 giderilmiş olmasına gerek yoktur, yeterli miktarda giderilmiş olması yeterlidir. Bu aşamada kişi yaşam boyu sürdürdüğü macerada ona bir şeyler sunmuş olan dünyaya bir şeyleri geri verme fırsatı bulur. Kişisel tatmin ve başarısını elde etmiştir. Potansiyelinin farkına varmış ve bunu en üst düzeyde kullanmıştır.
Peki hayattaki motivasyonumuzu yükseltmeye çalışırken Maslow’ dan nasıl yararlanılabilinir ? Dönüp baktığınızda hangi basamakta kendinizi yetersiz hissediyorsanız o basamakta yapılacak iyileştirmelere odaklanın. Eksikliğini hissettiğiniz ihtiyaç, motivasyonunuzun önündeki yegane engeldir. Eğer ki bunu saptamakta zorlanıyorsanız bir uzmandan yardım alabilir ve onun rehberliğinde kendinize yeni bir rota belirleyebilirsiniz.

mindfulness eğitim

İçimizdeki Olumsuz Sesi Susturmak

İçimizdeki Olumsuz Sesi Susturmak

Çoğu zaman içinizden bir sesin motivasyonunuzu kırdığını hissetmişsinizdir.  Bunu yapmam imkansız, hiçbir zaman öyle olmaz türü ifadeler kendimizi korkutmak için yazılmış senaryolardır.  Bu durumla baş etmek için öncelikle genellemelerden uzak durmak gereklidir. Her zaman, asla, herkes, hiçbir şey gibi ifadeler yerine bazen, muhtemelen, neredeyse gibi kelimeler üzerinizdeki korkuyu ve baskıyı kaldırarak sizi özgürleştirebilir.

Başarılı insanlar kendini suçlamayı bir kenara bırakıp olanların sorumluluğunu alan ve harekete geçen kişilerdir. Kişiler önce kendinde sonra etrafındaki kişilerde suç aramaya başlarlar. Bunun sonucunda değişim için de bir başkasının harekete geçmesini beklerler.  Oysa fark yaratmak isteyen kişi başkalarının onu baltalamasını beklemeden kendi işlerini yoluna koyan kişidir. Dikkatini yolunda gitmeyen şeyler yerine, onların yerinde olmasını istediği şeylere yöneltmek kişiyi ileriye taşır.

Tabi ki hayatın kendisi bize zor zamanlar sunacaktır. Bu zor zamanlar her ne kadar bize acı çektirse de aynı zamanda bakış açımızı geliştirerek bize bir esneklik sağlar ve bir sonraki karşılaştığımız zorluklar için daha sert durmamızın önünü açar . Yaşadığınız zor zamanları, nelerin üstesinden geldiğinizi, bu zor zamanlardan ne gibi yararlar sağladığınızı ve bu faydaları gelecekte nasıl kullanabileceğinizi düşünün, dilerseniz bunları bir kağıda yazın. Örneğin:

Çocukken ailem beni hep eleştirirdi. —- Zor bir zaman

Başarısızlık, değersiz hissetme —– Üstesinden gelinen zorluklar

İnsanları sürekli eleştirmenin yararlı olmadığını öğrendim, değerliyim.—- Faydalar

Olumlu anne baba tutumuna sahip bir anne baba olabilirim. —– Gelecekte nasıl kullanabilirim.

 

Geçmişte yaşadığımız zorluklar bize bazı olumsuz varsayımları benimsetebilir. Bu da bir işe başlarken   kendimizden emin olmamızı engelleyebilir. Örneğin;  “Kilo vermeye başlarsam özgüven sahibi olacağım ama asla kilo veremeyeceğim” “Ailem beni hiç desteklemedi bu sebeple özgüven sahibi olamayacağım”… gibi. Çoğu zaman yaptığımız kehanetler gerçeğe dönüşene kadar doğruymuş gibi davranmakta ısrar ederiz. Gerçeğe dönüştüklerinde ise hep haklı çıktığımızı söyleyerek varsayımlarımızı sürdürmeye devam ederiz.

Peki sizin içinizdeki ses size neler söylüyor? Ona karşı nasıl mücadele edebilirsiniz?  İçinizdeki sesin size söylediği olumsuz mesajları takip edin ve tam tersini tekrarlamaya çalışın.  “Bunu asla yapamazsın asla bitmeyecek” yerine “Bunu yapabilirim.” cümlesini sesli olarak tekrarlamak gibi.  Olumsuz mesajlarınızın altındaki olumlu mesajı görün. Zihninizdeki ses ” Bunu asla yapamayacaksın” derken aslında yapmanız için sizi motive etmeye çalışıyor olabilir.

Etrafınızda enerjinizi tüketen ve olumsuz iç sesinizi destekleyen kişiler olabilir. Bu kişileri de o sesi susturmaya davet edebilirsiniz. Bu düşük motivasyonlarının kaynakları hakkında konuşabilirsiniz. Bazı durumlarda ise bu toksik kişilerle iletişimi koparmak yararlı olabilir.

Zihniniz bu dünyada kontrol sahibi olabildiğiniz tek düşünce sistemidir. Bunu anladığınız vakit olumsuz ve zehirli düşünceleri bir kenara bırakarak daha kaliteli bir inanç sistemiyle daha keyifli bir hayat yaşamaya başlayabilirsiniz.

Ölüm, Kayıp ve Yas Süreci

ÖLÜM, KAYIP ve YAS SÜRECİ

Hayatımıza giren veya bir şekilde ilişki kurduğumuz, bize yakın, sevdiğimiz biri veya birilerinin kaybıdır ölüm. Aslında tanışılan, bağ kurulan anda, karşımızdaki kişiyi daha ileriye, geleceğe taşıma eğilimliyizdir. Biriyle tanıştığımızda genellikle o andakiyle kalmayacaktır tanışıklık. Ya ikili ilişkinin devamı gelmeyecek ya da devam ederse çok daha farklı şekillerde yine karşılaşılacaktır. Bu karşılamalardan kastedilen, karşımızdaki kişinin düğününe katılacak olmamızdan tutun, karşımızdaki kişinin anneanne veya dede olmasına şahit olabilecek kadar geniştir. Örneğin bir kız çocuğu için annesini bir anneanne olarak hayal etmesinden daha doğal bir durum yoktur ancak annesi, anneanne olamayacak kadar erken bir yaşta hayatından çıkıp gittiyse, bu durum onun için ölümün doğal yasının yanında, oluşturduğu anneanne şemalarının yıkım yasını da beraberinde getirecektir. Karşımızdaki kişilere tanıştığımız andan itibaren yüklediğimiz birçok anlam hesaba katılınca da insanoğlu için ölüm karşılanması oldukça zor bir olgudur. Kaybın karşılanması, birçok duruma göre değişiklik gösterir. Aynı şekilde kayıp sonrası ortaya çıkabilecek tepkilerde bu değişkenlere bağlı olabilir. Bu değişkenler, kaybı karşılayan birey veya bireylerin özellikleri, kaybedilen kişiyle olan yakınlığın derecesi, kaybın şekli, kaybın ani olup olmadığı, içinde bulunulan toplum ve kültür gibi daha birçok bireysel değişkenlerdir.

Bu faktörlere bağlı olarak, kayıp sonrası ortaya çıkabilecek tepkiler;

Fiziksel tepkiler; Yorgunluk, Uyuyamama, Kas ağrıları, Nefes alıp vermede güçlük, Titreme ve bireylere göre farklılık gösterebilecek birçok tepki.

Bilişsel Tepkiler; İnanmama, Dalgınlık, Odaklanamama, Sürekli kaybın düşünülmesi hali.

Duygusal Tepkiler; Şok halinde olma, Üzüntü, Suçluluk duyma, Vefasızlık Duyma, Çıkmazda hissetme gibi duygu durumu içerisinde olabilirler.

Davranışsal Tepkiler; Fiziksel tepkilerle birlikte yalnızlığı tercih etme, insanlarla iletişime girmemeye çalışma gibi birçok davranışsal tepkilerde bulunabilirler.

Kayıp yaşayan kişi, yas sürecinde kaybı kabullenip yaşamını yeniden düzenleyene kadar çeşitli aşamalardan geçer. Bu aşamalar şu şekilde gelişir:

  1. Aşama. Şok ve Uyuşma: Kaybın/ölümün olduğu/öğrenildiği ilk anda yaşanır. Kişi kısa süreli hissizlik yaşar.
  2. Aşama. İnkâr/ İnanmama: Kişi ölümü/kaybı reddeder ve bir süre hiçbir şey olmamış gibi davranabilir.
  3. Aşama. Arzu Etme: Kaybedilen kişinin geri gelmesi beklenir ve arzulanır. “Neden benim başıma geldi bu” sorgulamasıyla birlikte bu aşamaya öfke ve yalnızlık duyguları da eşlik etmektedir. Yas sonrası ortaya çıkan bu öfke bir uyum sağlama çabasıdır.
  4. Çaresizlik: Kişi kaybı önleyemediği için ya da kaybedilen kişiyi geri getirmeye yönelik elinden bir şey gelmediği için çaresizlik hisseder. Çaresizlik hissi ile birlikte kişi iş ve sosyal yaşamında, bu aşamada, problemler yaşayabilir.
  5. Kabullenme ve Hayatı Yeniden Düzenleme: Ölüm/kayıp gerçeği bu aşamada kabullenilir. Yas tepkilerinin yoğunluğunda azalmalar görülür. Kişi kayıp öncesi yaşamına adapte olmaya başlar.

Bu aşamalar her yas sürecini yaşayan insanlar için geçerli olmayabilir, kimisi bu aşamaların ilkinde takılmış olabilirken kimisi direkt son aşamaya geçmiş olabilir. Yas süreci, her insan için farklı bir süreçtir. Yasın, kaybı yaşayan birey için kabulleniş aşamasına gelebilmesi, kişinin baş etme, problemleri çözme, alternatif düşünce ve eylemler üretme, telafi etme becerisine de bağlıdır.

Yas gruplandırılmak istendiğinde 3 farklı kategoride ele alınır. Bunlar; normal yas, karmaşık yas, travmatik yastır.

Normal yas genelde 6 aya kadar sürer ancak, 8 ay veya 12 aya kadar süren yaslar da bireysel farklılıklara göre değerlendirmenin yanında normal kabul edilebilir. Bu dönemin uzun sürmesi, yası yaşama sürecinin bir uzman desteğiyle ele alınması gerektiğini işaret eder.