Yazılar

Kişisel Gelişiminiz İçin Yazılarımızı Okuyabilirsiniz

Öfke Kontrolü

Öfke kontrolü sorunu ile psikolojik destek almak üzere başvuran çok sayıda kişi vardır. Öfke sorunu, öfke nedenleri, öfke terapisi psikolojik yardım arama nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

NEDEN ÖFKELENİRİZ?

Öfke, mutluluk, sevinç, hüzün, üzüntü gibi sağlıklı her insanda bulunması normal bir duygudur. Genellikle, öfkenin de bir duygu olduğu unutulur ve çoğu zaman kişiyi kontrolsüz bırakan, ortaya çıktığında diğer kişileri de olumsuz etkileyen bu duygunun, sadece bir davranış olduğu düşünülür. Yani duygunun öfke, ortaya çıkan davranışlarında öfke duygusunun bir sonucu oluştuğu unutulabilir. Her insan öfke duygusuyla donatılmıştır ve bu duygu zaman zaman yaşanabilir. Yaşanan bu öfkenin dozu, bazen kontrol edilebilir bazen de bireyi kontrolsüz bırakabilir. Yani öfke, kişilerde olumlu veya olumsuz sonuçlara sebep olabilir.

ÖFKELİ  MİSİNİZ?

  • ‘Sinirlenince gözüm kimseyi görmez, herkesi kırar atarım.’
  • ‘Öfke anlarımda elime ne geçerse atarım.’
  • ‘Öfkeli anımda etrafımdaki her yere tekme atarım.’
  • ‘Sinirlendiğim kişilere vurmadan rahatlayamıyorum.’
  • ‘Öfkelendiğim kişilere aşırı yüksek sesle bağırırım.’
  • ‘Öfkeli anlarımda dişleri, yumruğumu sıkarım.’
  • ‘O kadar öfkeli biriyim ki, sinirlendiğimde midem de büyük ağrılar hissediyorum.’

gibi cümleler sarf ediyor veya etrafınızda bu tarz cümleler kuran, davranışlar sergileyen kişiler varsa bir öfke kontrol problemi söz konusu olabilir.

Öfke Nedenleri

Öfke, genellikle kişinin kendisini anlaşılmamış hissetmesi, sevilmediğini hissetmesi, sayılmaması, etrafındaki kişilerce görmezden gelinmesi, duygusal yakınlığa ihtiyaç duyduğumuz kişiler tarafından beklediğimiz değeri görmemek, kabul edilmemek, kısıtlanmak, engellenmiş hissetmek ve buna benzer kişileri kötü hissettirebilen durumlarda ortaya çıkar. Örneğin, öfke problemi için psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanmak isteyen kişilerin çoğunlukla, ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanmasında hayal kırıklığı yaşadıkları görülür. Bazı bireylerin etrafındaki kişilerden beklentileri oldukça yüksek veya gerçek dışı olabilir, çevresindeki kişiler bazen bu beklentiyi karşılamakta güçlük yaşadıkları içinde kişi karşılanmayan ihtiyaçları nedeniyle öfkelenebilir. Bu yüzden, kendilerini öfkeli olarak niteleyen bireylerin öfkesinin nedenlerini iyi değerlendirmeleri gerekir. Kendilerini öfkeli bulan, etrafındaki kişiler tarafından öfkeli görülen bireylerin kendilerine ’Neden öfkelenmiş olabilirim?’, ‘Öfkelendiğimi nasıl yansıtıyorum?’ ‘Öfkemi tetikleyen şeyler neler olabilir?’ gibi sorular sorması, bu sorulara cevaplar bulmaya çalışması kendisi için faydalı olabilir.

Öfke duygusu, bireylerin kendisine ait, özel belirlediği sınırlara başkaları tarafından müdahale edilmesini, ihlal edilmesini engeller. Yani zaman zaman öfke, insan için gerekli bir duygudur. Öfkede önemli olan, bu duygunun birey tarafından nasıl şekillerde dışa vurulduğudur. Sağlıklı bir öfke dışa vurumu, öfkelenen kişinin hangi davranış veya davranışlara öfkelendiğini, bunun sonucunda hangi duyguların etkisi altında olduğunu ve diğer kişilerden beklentisinin, asıl ihtiyacının ne olduğunu, anlamlı ve somut şekilde karşı tarafa iletebilmesidir. Bu sayede kişiler, öfkelenen bireyin neye öfkelendiğini ve ne ‘hissettiğini’ anlamaya çalışarak daha dikkatli olmaya çalışabilir. Bu sayede öfkelenen bireyde, sağlıklı bir dille iletmiş olduğu bu duygusunun olumlu geri dönütlerinden faydalanmış olabilecektir.

Genellikle öfkeli bireyler, öfke anlarında veya öfkelerini dile getirirken, karşı taraf üzerinden gitme eğilimindedirler. Yani kendisi öfke duygusunu, karşı tarafın davranışları, duygu ve düşünceleri üzerinden dile getirir. Ancak öfkelenen bireyler, bunu yaparken eleştirel, etiketleyici, yargılayıcı, küçümseyici, baskı altına alan bir dil kullanıyor olabilirler. Bu da bazen karşı tarafında savunmaya geçme ihtimalini doğurabilir. Bu nedenle kişilerarasında telafisi mümkün olmayan öfke problemleri ortaya çıkabilir. Aslında burada yapılması gereken, kişilerin öfke anlarında ‘bencil’ olabilmeleridir. Nasıl mı?

Kişi öfkelendiğini vücudundaki bir takım belirtilerden, kafasından geçen bir takım düşünceler veya kendisini etki altına alan bir takım duyguların esareti altında olmasından anlayabilir. Her bireyin öfkelendiği şeyler farklı olabilir, bunu yansıtma biçimleri farklı olabilir. ‘Öfkelendiğinizi nasıl anlıyorsunuz?’ sorusuna öfkeli bireyler mutlaka ayrıntılarıyla cevap verebilmeli. Öfkelendiğini veya öfkeleneceğini fark eden birey, kendisini hatırlamalı.

  • O anda aklından geçenler kendisinde nelere yol açtı?
  • O anda, gördükleri onu hangi duydu durumu içerisine soktu?
  • O anlarda kendisine denilen hangi sözler onun öfke duygusunu cereyan ettirdi ve bunlar ona ne hissettirdi?
  • Öfkelenmesinin ardında yatan asıl duygu neydi? gibi sorularla kendisini yatıştırabilmeyi öğrenmelidir.

Bu soruları kendisine soran birey, sadece kendisi üzerinden, neye bu kadar sinirlendiği, öfkelendiğini karşısındakine dile getirmeli. Yani karşımızdaki her kimse, hangi davranışı, bu bireyi öfkelendiriyor, duyması sağlanmalı.

Bu soruları kendisine soran birey, öfkesinin aslında bir sonuç duygu olduğunu, asıl hissettiği duygusunun ne olduğunu bulabildikten sonra yine karşıdaki kişi veya kişilere dile getirmeli. Samimi ve gerçek duygularımızdan haberdar olan kişiler, sizi öfkelenmeniz konusunda daha iyi anlamaya çalışacaklardır.

Bu soruları kendisine soran birey aynı zamanda, ‘Ne olsaydı daha az öfkelenip sinirlenebilirdim?’ sorusuna bir cevap bularak, karşısındakilere bu istek ve beklentilerini dile getirmeli. Bu beklentileri bilmekte yine karşımızdaki kişilerin bize karşı daha dikkatli olmalarını sağlayacaktır.

Öfke aslında ikincil yani sonuç bir duygudur. Bu nedenle öfkenizin ardındaki gerçek duygu, düşünceleri bulmak, öfkenin kontrol altına alınabilmesinde çok önemli bir boyuttur. Genellikle bireyler, öfke duygusunun somut etkilerine şahit olmadan, bu duygunun zarar veren yanından şikâyetçi olmazlar. Özellikle öfkesinin nedenlerine dair farkındalık oluşturamayan bireyler için, öfke duygusu somut bir sonuç vermeden de bireylerin ruh sağlı için ciddi tehdit oluşturabilirler. Lütfen, öfke problemlerinizin olduğunu düşünüyor veya birilerinin bu grupta yer aldığına inanıyorsanız doğru bir uzman desteğiyle üstesinden gelinebileceğini unutmayın.

çocuk gelişim

Çocuklarda Cinsel Eğitim

ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

Çocukta Mahremiyet Eğitimi

Çocukların büyüme sürecinde cinsel eğitim de çocuğun ebeveynleri tarafından verilmesi uygun olan, diğer ihtiyaç duyduğu eğitimler kadar önemlidir. Çocuğun mahremiyet eğitiminin bir parçasıdır. Çocuğun kendisine ait sınırları bilmesi, vücudunun özel bölgelerini tanıması ve bu bölgeleri korumanın onun için ne kadar önemli olduğu, başkalarının kendi oluşturduğu sınırlarına müdahale etmeden onunla nasıl iletişim kurabileceği gibi birçok konu çocuk cinsel eğitiminin konularıdır. Mahremiyet eğitimi yani daha özel adıyla çocuğa verilecek olan cinsel eğitim konuları, toplumlara, kültürlere, inançlara göre değişebilir. Mahremiyetteki alan veya sınırlar,bireylerin içinde bulunduğu kültüre göre belirlenir.

Cinsel Eğitim, çocuğun ruh ve beden sağlığını korur. Bu eğitim, çocuğa bakım veren kişi veya gerekli durumlarda kişilerce de verilebilir. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren, anne ve babası hayatta ise, ebeveynleri tarafından yaşayacağı hayata bir süreye kadar hazırlanır. Çocuğun yaşantısı anne ve babanın süzgecinden geçerek öğrenmeler sağlar. Çünkü ebeveynlerimize sonsuz bir güven duyarız. Bu nedenle mahremiyet eğitimi, cinsel eğitim çocuğun en yakınları, bakım vereni tarafından verilmelidir. Çocuğun, bedeninin dokunulmaz oluşu, özel belirlediği sınırlarının ihlal edilmemesi gerektiği bilinci, ebeveynleri tarafından verilecek olan cinsel eğitimle kazandırılır. Özellikle anneler, bu süreçte oldukça önemli rol almaktadır, babalarda aynı şekilde anneye destek olmalı, gerekli yerlerde çocuğa sınır eğitiminde katkıda bulunmalıdırlar. Eğitim verilirken çocuk korkutulmamalı, özel bölgelerine isim takılmadan, etiketlenmeden, şakalar yapılmadan öğretme sağlanmalıdır. Eğitim sırasında sık sık çocuğun duygu ve düşünceleri kontrol edilerek ilerlenmelidir.

ÇOCUKLARA CİNSEL EĞİTİM NASIL VERİLMELİDİR?

  • Cinsel eğitim, çocuğun 2 yaşını doldurmasından itibaren ebeveynleri veya bakım vereni tarafından verilmeye başlanmalıdır.
  • Bu dönemde çocuğa gelişim dönemine uygun sorumluluklar vererek, planlara katılma ve aile için alınan kararlarda düşüncelerini belirtme, tercih yapma gibi imkânları sunarak çocuğun özgüven gelişimine katkıda bulunulmalıdır.Çünkü öz güveni gelişemeyen çocuk, yetişkinlerden çekindiğinden dolayı her denileni,her istenileni yapan çocuklar ‘Hayır diyemeyen çocuk’ ,ileride hayır diyemeyen yetişkin olabilir. Mahremiyeti ihlal edildiği zaman da kendini koruyamayabilir.
  • Çocuğunuzun veya bir başkasının çocuklarını severken, sevginizi dudaktan öpme ve çocuğun mahrem saydığı, özel bölgelerinin sevilmesi dışında davranışlarla göstermeye dikkat edebilirsiniz. Çünkü çocuk, çevresindekilerin bu davranışlarının tekrarıyla, korunması gereken bölgeler bilincini oluşturamayabilir.
  • Çocuğun yaşadığı ortamda, evinde çocuğa ait özel bir mekânın bulunması, mekanını kendi istediği düzen, sınır ve kurallarla düzenlemesi sağlanabilir. Bu ayrıcalık, çocuğa aidiyet ve mülkiyet duygusu verme ve çocuğun benlik duygusunun gelişimi açısından oldukça büyük katkılar sağlar. Unutmamak gerekir ki, çocuklarında bazen yalnız kalmaya ihtiyaçları olabilir.
  • Çocuğun iyi dokunma-kötü dokunma ve ikisi arasındaki farkı ayırt etmesi sağlanmalıdır. Çocuğa vücudunun özel bölgeleri tanıtılmalı, öğretilmelidir. Çocuğa özel bölgelerinin gelişimi,onu ileride nelerin beklediği ile ilgili de ayrıntılı bilgi verilmelidir. Aileler genellikle ‘özel bölge’ demek yerine ‘mahrem bölge’ demeyi tercih ediyorlar. Daha somut, açıklanabilir olması açısından cinsel eğitimde ‘özel bölge’ kullanılabilir. Aileler dokunuşları öğretirken, çocuk üzerinde (yine sınırların önemini göstererek)veya bir kız-erkek bebek üzerinden öğretebilirler. Çocuk, izin vermediği sürece anne ve babası da dahil olmak üzere kimse ona dokunmamalıdır. İstenmeyen dokunuşlar bir sınır ihlalidir, bu bilinç çocuğa kazandırılmalıdır.
  • Çocuk kendisine dokunulduğunda hangi duygusu onu kötü, hangi duygusu iyi hissettiriyor bilir ancak ifade etmekte güçlük yaşar. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte, çocuğun duygularını tanıması üzerinden de paylaşımda bulunmaları önemli katkılar sağlar. Çocuğa, kendisini olumsuz duygu durumu içinde bulduğu her anı aileleriyle paylaşabileceğine dair güven verilmelidir.
  • Çocuk 6 yaşından itibaren kişisel bakımını kendisi yapabilir. Çocuk, ihtiyaç duyduğu her zaman ebeveynlerinden bu konularda yardım isteyeceğinden de emin olmalıdır. Bu nedenle destekleyici bir tutum sergilemek, çocuğun öz bakımını kendisi sağlayabileceğine inanması açısından önemlidir.
İlişki Koçluğu Sertifika Eğitimi

İlişkilerde Neden Yalan Söylenir

İLİŞKİLERDE NEDEN YALAN SÖYLENİR?

Yalan, tüm canlılar için çoğu zaman dert oluşturmuştur. Canlılar aleminde yalan blöf veya kamuflaj olarak geçerken, insanlarda yalanın birçok farklı adlandırması vardır. Düzenbaz, hileci, yapmacık, taklitci, ahlaksız, hain, sadaktsiz, riyakar, dalavereci gibi birçok bireyleri etiketleyici isimleri vardır. En çok dile getirilen ise yalanı söyleyen kişi, yani yalancıdır. Ne kadar rahatsızlık veren ve duyanı kötü hissettiren bir kelime değil mi?

Yalan söylemek, bilinenin aksine farklı bir yönden bakınca bilişsel en büyük mekanizmadır. Bir diğer anlamda savunma mekanizmasıdır. Kişiler, kendilerini veya bir başkasını, birçok sebeple tehlikeden korumak adına yalanlar söyler. Bu tehlike durumu, kişi yalanı söylemezse meydana gelebilecek her şeydir. İşte bu durumlardan bir kaçıştır yalan, kendini korumadır.

Yalan söylemek bir beceridir. Bu nedenle kişilerin yalan söyleyebiliyor olmaları buna dair yeterli bilişsel kapasitelerinin olduğunu, yalanı kurgulayacak düşünme becerilerinin geliştiğini gösterir.

Yalan aslında dürüst davranmamaktır. Bu dürüstlüğün yerine, dürüst olmamayı tercih edenlerin kullandığı bir mekanizmadır. Peki neden kişiler dürüst davranmamayı tercih ediyor olabilirler?

Her şeyden önce yalan, insanların hayatta kalma mekanizmalarından biridir. Bireyler, başlarına gelebilecek kötü bir ihtimale karşı yalan yoluyla önlem alırlar, bu yolla tehlikeye engel olmaya çalışırlar. Yalan söyleyerek içinde bulunduğu durumu kurtarmaya çalışan bireyler, yalanı söyleyecekleri kişi veya kişileri oldukça iyi tanıma isteği ve eğilimi içinde olurlar. Sonuçta yalanı söylediğimiz kişilerin bunu anlamaması uğruna bazı yapılması gerekenler vardır. Bireyler, bunları karşılarındaki kişilere göre karmaşık hale getirir, kurgu bu kişilerin özelliklerine göre ayarlanır.

İnsanların yalan söylemek için birçok nedeni olabilir, hatta bazen haklı bazen de inanılmaz haksız nedenleri olabilir. Yalanı uygun veya uygun olmayan şekillerde dile getiriyor olabilirler.

Yalan, eğer kötüye kullanım varsa o zaman olumsuz,düzeltilmesi gereken, yapılmaması gereken, uygun olmayan davranışın içine girer. Yani bazı yalanlar ‘kötücül bir amaç’ içeriyor olabilir. Genellikle kişiler kendisine yalan söylenildiğinin farkına varabiliyorlar, kimileri bunun bir yalan olduğunu anladığı gerçeğiyle yalan söyleyeni yüzleştirirken, kimileri bilmesine rağmen sessiz kalmayı tercih ediyor olabilir. Bazen de kimilerinde de yalan olduğu gerçeğiyle yüzleşmek çok ağır geleceği için, bunu yadsıma yani gerçeği reddetme görülebilir.

 

İNSANLAR NEDEN YALAN SÖYLER?

Başına gelebilecek cezadan kurtulmak için: Bireyler aslında yalanı bu işlevini gözeterek yaptıklarında kendilerini koruma altına alma amacı güdüyorlardır. Kendisine karşı sergilenebilecek olumsuz düşünce, duygu ve davranışlara karşı gardını almış olurlar.

Yaşayacağı olumsuz duygulardan korunmak için: Bireylerin kendisine sergileyeceği olumsuzluklar tabiki bireyin kendisini doğruca etkileyecek ve hayatında yolunda gitmeyen duygulara sebebiyet verecektir. Bu nedenle kişi, bunlara karşı  önlem almış olur. Genellikle bireyler yaşadıkları durumu yalanla telafi edemezlerse, durumun gerçekliği nedeniyle utanç hissedebilirler. Bazen de gerçekleşmiş durum, bireyin kendisinde oldukça fazla suçluluk duyguları uyandırabilir. Bu olumsuz duygulardan kaçınmak içinde, yalanı tercih edebiliyorlar olabilirler.

Biri veya birilerini korumak için: Bazen söylenen yalanın amacı gerçekten iyi niyet içeren bir amaç olabilir, özellikle yakınını veya masumu korumak adına yapılan şahitlikler, destekleyici sözler, abartılı övgüler gibi… Birilerini, korumaya ilk ne zaman başladığınızı hatırlayın, koruma uğruna neler dediğinizi, nelerin ne kadar gerçekçi olup olmadığını değerlendirin.

Birilerine kasten zarar vermek için: Yalanın kötücül, zarar veren, iyi niyet içermeyen yanıdır. Genellikle insanlar yalanın bu işlevinden etkilenir, bu işlevi nedeniyle yalana karşı tahammülsüz kalırlar. Kişi bir başkasına bu amaçla yalan söylüyorsa müdahale edilmesi gereken bir yalan söz konusudur.

Yalan her şeyden önce doğru olanı saklamak ve çarpıtmak üzerine kurulu olduğu için kişiler açısından oldukça yıpratıcı ve güvensizlik oluşturabilen bir konudur. İlişkide bulunduğumuz kişilerin bize karşı yalan söylememiş olmaları ve ileride söylemeyecek olmalarına olan inancımız ilişki için önemli bir belirleyicidir.

Ne kadar sıklıkta ve neyi veya neleri amaçlayarak yalana başvuruyorsunuz? İlişkide bulunduğunuz kişilerde yalan gözlemliyor, güveninizde sarsılmalar yaşıyorsanız doğru bir uzmandan bireysel danışmanlık desteği veya  çift terapisi desteği almanız önemlidir.

Bilinçaltı Temizliği

BİLİNÇALTI NEDİR?

BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ NEDİR? BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Bilinçaltı temizliği son zamanlarda sıkça konuşulan bir konu haline geldi. Kişiler yaşadıkları olumsuz deneyimlerin etkisinden kurtulmak için bilinçaltı temizliğini bir yol olarak görmektedir.

Bilinç, insanoğlunun dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren zihninde oluşturdukları ile işlerlik kazanan ve ömrünün sonuna kadar devam eden farkında olma,bireyin zihnindekilerin hayatına yansımasına karşın uyanık olma durumu ve faaliyetleridir.Dünyaya karşı oluşan bu ilk yargılarımız yani psikolojideki bir diğer adıyla şemalarımızda bilinçaltına kaydedilir, bilinçli aklımızla yaptığımız tüm seçimlerde bilinçdışımıza göre şekillenir.

Seçimlerimiz, insanoğlunun aktif bilinci sayesinde gerçekleşir ve insanlar da çevresindeki varlıkları, diğer insanları ve en genel haliyle dünyayı buna göre  anlamlandırırlar.

Bilinçaltı, çevremizdeki görüntü, ses, mesaj gibi uyarımların farkında olmadan insan zihnine yerleşmesidir,buraya yerleşendeler de yine bireye özgüdür. Bilinçaltı adıyla bahsedilen aslında bilinçdışıdır. Yani psikolojinin babası olarak bilinen Freud’un Tapografik kuramına göre, insanı oluşturan zihinsel yapı; bilinç, bilinçdışı ve bilinç ötesi olarak 3’e ayrılır. Freud bu kuramında isimlendirmede zihnin anatomik konumlarından ziyade yapıların zihinsel etkinliklerinin, bilince olan uzaklığını esas almıştır.

Bilinç, farkındalığı sağlananların alanıdır. Bunlar yaşanan, algılanan olaylar, duygular, düşünceler gibi insana ait birçok şeydir. Buradaki bilinçdışı yani herkesçe bilinen adıyla bilinçaltı, bilinçten bağımsız olan anlamında kullanılmak için bilinç-dışı kavramıyla isimlendirilmiştir. Bilinç, yüzeye çıkandır, bilinç dışı ise yüzeye çıkmadan kalan, bazen kendisini değişik şekillerde dışa vuran bilinçten bağımsız yerdir. Bu dışa vurumlar genellikle bir savunma mekanizması olan bastırmalar sonucu meydana gelirler, bazen dil sürçmeleri bazen rüya görme,belli konularda aşırı tepkisellik gösterme gibi…

Bilinçaltını, beynimizin kara kutusu’na benzetebiliriz, çünkü bilinçaltı doğumdan ölüme kadar tüm yaşananları, çevremizdeki gördüğümüz, duyduğumuz bütün her şeyi kayıt eder.

Bilindışı dedğimiz yerde, bizim arzularımız, dürtülerimiz, farkında olmadan bastırdıklarımızın yer aldığı anlaşılması zor, en derin bölgemizdir. Burada önemli olan bilinçdışının, bilinçten ayrı bir yer olduğunu vurgulamaktadır. Bilinçaltı denildiğinde, bilince bağlı alt bilinç anlamı ortaya çıkıyor, oysa bilinçdışı bilinçten ayrı, bağımsız ele alınmalıdır. Bu nedenle yazımın devamında herkesçe bilinen bilinçaltına, bilinçdışı diyerek devam etmek isterim.

Bilinç, bilinçdışı ve bilinç ötesi 3 ayrı zihin değildir, aynı zihnin 3 küresidir.

Freud’un tapografik kuramındaki kavramlarını açıkladıktan sonra son zamanlarda oldukça popüler olan, bilinçaltı temizliğinin ne olduğuna ve bunun mümkün olup olamayacağına değinmek isterim.

BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ NEDİR? BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ MÜMKÜN MÜ?

Burada bilinçaltıyla kastedilen aslında dünyayla temasa geçtiğimiz ilk andan itibaren zihnimizde oluşturduğumuz şemalardır. Şemalarımız bilinçaltında, aktive olmayı bekleyen, ruh sağlığını, iyilik halini iyileştirme ve korumaya yönelik danışmanlık hizmetlerinden yararlanmak isteyen kişilerin en çok esas aldığımız yanı şemalarıdır. İyileşmeyi sağlayabilmek için öncelikle çevresindeki nesne, kişi veya herhangi bir şeyin kişi için anlamı ne ve ilk olarak hangi yaşantıyla bu anlamı kodladığıdır. Bilinçaltı temizliğinden kastedilen de aslında bu şemaların değişimidir. Bana göre bu temizlikten ziyade bir değişim, dönüşümdür. En önemlisi bilinçdışında dönüp duran şey veya şeylerin neler olduğuna dair bir farkındalık söz konusudur. Bu kavramın adının bilinçdışı değişimi olmasını tercih ederim. Bu değişim de şu anda bu kadar popüler olmasına karşın oldukça güç ve tehlikeli bir konudur. Bireyler için böylesi tehlikeli bir konunun işin uzmanları tarafından ele alınmasını temenni ederim. Tehlikeden kastım ise, bilinçdışı gibi farkında olmadığımız her şeyi yutan bir hard diske sahibiz, neleri yuttuğunu, içselleştirdiğini bilmek, bunu kişinin kendisiyle birlikte analiz edebilmek öncelikle bir ruh sağlığı uzmanının işidir. Çünkü bilinçdışı bireyin kendisine dair, yaşamının ilk günlerinden bugününe dair bilgi veren en zengin kütüphanesidir. Bazen bilinçdışında dönüp duran şeyleri ortaya çıkarmak kişiyi iyi hissettirip, belirsizliklerini gidermesine yardımcı olurken, bazen de sağaltımı güçleştirici hatta bireyde eski tablosundan çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Peki, şimdi adını revize ettiğimiz bu bilinçdışı değişiminden önce hepimiz şu soruya cevap arayalım. Bir düşünün bakalım, gerçekten bilinçaltı temizliği diye bir şey var mı?

Öncelikle bahsettiğim gibi bilinçaltı diye bir şey yok, bilinçten ayrı ele alınan bilinçdışı var. Temizlikten kasıtta eğer tamamen temizlemek ve yok etmek anlamında kullanılıyorsa maalesef bu da mümkün değil. İnsan zihni ekstrem durumlar, ağır travmalar dışında formatlanan bir yapı değildir. Bilinçdışında dönen bizi duygu ve davranışlarımız açısından sekteye uğratan şeyler, sadece bazı psikolojik tekniklerden yararlanarak, doğru ruh sağlığı uzmanı desteğiyle gün yüzüne çıkarılabilir. Bilinçaltı Temizliği, zihnin oluşumlarını tamamen yok etmekten değil, şemalarımızın değişiminden yola çıkmıştır. Bilinçdışı değişimi dediğimiz bu durumda, bireyin kendisine ilişkin farkındalığından, bireyin kendisini tanımasına eşlik ederek, nelerin onu daha iyi hissettirebileceğinden, neleri yapmanın veya yapmanın onun potansiyelinden uzakta kalmasına neden olduğundan haberdar olması şeklidir. Lütfen bu şekilde kısa yoldan, kısa süre içerisinde, popülarite kazanmış ancak altı yanlış kişiler tarafından doldurulmuş bir uygulamadan uzak durmaya özen gösterin. Eğer ‘bilinçaltı temizliği (Bilinçdışı Değişimi)’ne dair talepleriniz varsa önce psikolojik danışmanlık desteği almaya dikkat edebilirsiniz.

Şema Terapi

Şema Terapi

ŞEMA TERAPİ

Jeffrey Young tarafından geliştirilmiş olan Şema Terapi, çocukluk, bazen de ergenlik dönemine uzanan yaşantıların ve edinilen bilgilerin zihinde oluşturduklarının yetişkinlik dönemine yansımalarını ele alır. Ancak Şema Terapi, bu yansımalardan olumsuz olanı, uyum bozucu olanlarıyla ilgilenir. Şema ruhun işlevsel en küçük yaralı parçasıdır.

Şema Terapi, son yirmi yıldır kendisini oldukça ön plana çıkaran ve olumlu sonuçlara imza atan güncel bir psikoterapi modeli olmuştur. Bütüncüldür. Kendisinden önceki tüm ekollerin en önemli ögelerini bünyesine alarak büyümüştür. Bunlar; Psikoanalitik Terapi, özellikle Nesne İlişkileri Kuramı ve Bağlanma, Kişilerarası İlişkiler Terapisi, Bilişsel Terapi, Davranışçı Terapi, gibi birçok ekoldür. Bütüncül olması, problemleri çok yönlü ve geniş açıdan ele almasına olanak sağlar.

İnsan dünyaya gözlerini açtığında kendisine, çevresine, çevresindeki insanlara, dünyada olan bitene dair bilgi sahibi değildir. Zamanla insan, bilgi sahibi olabilme donanımını devreye sokar ve öğrenip, işleme potansiyelini gerçekleştirir. Edindiği bu bilgiler artık kişinin şemalarını oluşturur. İnsanın hayatındaki her şeye ait bir şeması vardır. O şemalar sayesinde, ilk deneyimden sonra karşılaştığımız her şey veya herkesin zihnimizde oluşan haliyle bir değeri, anlamı vardır. Deneyimlediğimiz şeyleri zihnimizde gruplandırırız, birbirlerinden ayırt edebilmemizi sağlayacak şeyleri kodlarız.

Olumsuz, uyum bozucu şemalar, Şema Terapinin ilgi alanıdır. Şema; İnsanın en temel olumsuz psikolojik yapılanmasıdır. Aslında Şema Terapiye göre şu anda olumsuz ne yaşıyorsak, temelinde yaralı şema veya şemalarımız yatıyordur.

Şema Terapi, danışanın kendisine bir tanı koymaktan ziyade, danışandaki psikolojik  problemlerin hangi temel şemaya dayandığını bulmaya çalışır. Yani kişi daha önce bir yaşantı deneyimlemiştir ve belli bir zamana kadar yaşantıları sonucu oluşturduğu bu şemasıyla baş edebilmeyi öğrenmiştir.Yani eğer uyum bozucu davranış veya düşünceler, tutumlar varsa, temellerini danışanın erken çocukluğundaki yaşantılarında aramaya çalışır, erken çocukluk veya ergenliğe giriş dönemlerindeki yıpratıcı süreçleri anlamlandırmaya çalışır.

Şema terapide olumsuz yaşantılardan dolayı oluşan şemaların yeniden değerlendirmesi vardır. Geçmiş yaşantılarda tespit edilen bu uyum bozucu şemalar da etkili bir terapi süreci ve doğru uzman desteğiyle sağlıklı güncelleme yapılabilir. Şemalar sürekli güncellenebilirler. Uyum bozucu şemaların ortaya çıkmasına, bireyin dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren süregelen ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanamadığı etki eder. Bireylerin bakım gereksinimi, temel güven, tutarlılık, süreklilik, sağlıklı rekabet, kabul edilme, onaylanma, özerklik, tutarlı ve sağlıklı kimlik algısı oluşturma, oyun oynama, rol yapma, spontanlık gibi ihtiyaçları vardır. Şema terapiye göre bu ihtiyaçlar evrenseldir. İşte bu ihtiyaçlardaki karşılanamama veya aşırı şekilde karşılanması yani dengenin kaybı durumunda şemalarımız meydana gelir. Oluşan bu şema veya şemalar, bireylerin ileri de karşılarına çıkan herhangi bir durumla baş etmelerine engel oluştururlar. Genellikle ihtiyaçları küçük yaşlarda bir şekilde karşılanamayan bireyler, hayatlarında neyin veya nelerin eksik olduğunun farkında olmazlar. Bu nedenle de sürekli doyurulamayan bir ihtiyacın peşinde sürüklenirler. Giderilemeyen ihtiyaçların bireyde oluşturduğu eksikliklerin sonuçları yaşanır. Genellikle bu sonuçlar bireyler için acı ve uyumunu güçleştirici sonuçlardır. Şema Terapiye göre, psikolojik açıdan sağlıklı insan ise, bu ihtiyaçları uygun şekilde giderebilen insandır.

Bireylerde şema veya şemalarına paralel davranışlar görülür, bu nedenle de bireyin bir tedaviye veya psikoterapiye ihtiyaç duyup duymadığına bakılırken, bireyin şemasına paralel davranışlarının, kendisine veya çevresine, çevresindeki kişilere zarar verip vermediğine bakılır. Uyum bozucu davranışlar varsa ve devam ediyorsa doğru bir şema terapisi uzmanıyla görüşülmesinde, uzmanlarından destek alınmasında fayda vardır.

Jeffrey Young, şemaları 5 alan ve 18 balık altında toplamıştır. Alanlar:

I – Ayrılma Ve Dışlanma(Reddedilme) Alanı:

II – Zedelenmiş Özgürlük (Bozulmuş Özerklik Ve İş Yapma Becerisi)  Alanı:

III – Zedelenmiş/Zayıf Sınırlar Alanı:

IV – Başkaları Yönelimlilik Alanı:

V – Aşırı Duyarlılık Ve Baskılama Alanı:

Alanların altındaki şemaları ise şu şekilde ayırmıştır;

I – Ayrılma Ve Dışlanma(Reddedilme) Alanı:

Terk Edilme Şeması:

Kuşkuculuk/Kötüye Kullanılma Şeması:

Duygusal Yoksunluk Şeması:

Kusurluluk/Utanç Şeması:

Sosyal İzolasyon (Tecrit Edilme/Yabancılaşma) Şeması:

II – Zedelenmiş Özgürlük (Bozulmuş Özerklik Ve İş Yapma Becerisi)  Alanı:

Bağımlılık/Yetersizlik Şeması:

Dayanıksızlık Şeması:

Yapışıklık (Gelişmemiş Benlik) Şeması:

Başarısızlık Şeması:

III – Zedelenmiş/Zayıf Sınırlar Alanı:

Haklılık/Görkemlilik:

Yetersiz Öz denetim Şeması:

 

IV – Başkaları Yönelimlilik Alanı:

Boyun Eğicilik/Geri Çekilme Şeması:

Kendini Feda Etme Şeması:

Onay Arama Şeması:

V – Aşırı Duyarlılık Ve Baskılama Alanı:

Karamsarlık/Hataya Katlanamama Şeması:

Duyguları Bastırma/Aşırı Sorumluluk Şeması:

Yüksek (Acımasız) Standartlar/Aşırı Eleştirellik Şeması:

Cezalandırıcılık (Acımasızlık) Şeması:

Şema Terapi, ilişki sorunları, performans kaygıları yaşama, kalabalık ortamlara girememe, ilişkilerde sürekli terk edilme, herkesten şüphe duyma, kendisini ifade etmekte güçlük yaşama, sürekli hata yaptığına inanma, kronik depresyon ve anksiyete, yeme bozuklukları, tekrarlayan döngüleri içinde barındıran kronik çift sorunları…vb. gibi problemlerle ağırlıklı olarak çalışmaktadır. Öncelikle psikolojik problemleri için uzmana başvuran kişilerin şema terapiye uygun olup olmadığı, uzman tarafından doğru ve ayrıntılı şekilde değerlendirilir. Danışan, Şema Terapiyle çalışmak için uygunsa sürece başlanır.

Şema Terapi süreci sonunda bireyler problemlerinin temelini, yani sebep olan şemalarını tanımış şekilde ayrılırlar. Ancak zamanla başka problemlerin nüksetme ihtimali olabilir. İşte bu durumda danışan aldığı Şema Terapi desteğinden öğrendikleriyle, kendisini yönetebilir. Eğer tekrar uyumsuz süreçleriyle baş edemezse, yine uzmanından destek alabilir.

Evlilik İletişim

Mutlu Evlilikler Üzerine

“Mutlu bir evlilik var mıdır?” veya “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar sözü gerçek midir?” gibi sorular sıkça sorulmaktadır. Hayatımızda tek bir duygunun olması ve iniş çıkışların olmaması bize hayatta olduğumuzu hissettirmez. Elbette her evlilikte bazı kötü günler de olacaktır. Burada asıl mesele evlilikte o kötü günlerin ne sıkılıkta ve hangi uzunlukta var olduğudur.

Sağlıklı bir evlilikte 3 ayak vardır. Bunlar :  sevgi ve şehvet, saygı ve nezaket, güven ve sadakattir. Bu üç ayağı sağlam tutacak şey ise pozitife odaklanabilmek ve ilişki kurabilmektir. Şimdi 10 üzerinden bir puanlama yapacak olsanız kendi evliliğinizde bunların ne kadarının mevcut olduğunu düşünün.

Peki neden iyi başlayan bir ilişki, çekilmez bir hal alabiliyor? Burada aslında bireyler genellikle ya kendilerini evrenin merkezinde olarak görüyor ya da partnerlerini bu merkeze yerleştiriyorlar. Birbirlerini eşit birer ortak olarak çoğu zaman görmüyorlar. Merkeze ilişkiyi koymayabiliyorlar. Bunu sonucunda bireylerin geçmiş yaşantılarına dair çözülmemiş bütün sorunlar ilişkinin gündemi haline gelebiliyor ve bireyler bir başkasının yaratmış olduğu geçmiş yaşantıları veya travmaları bazen partnerlerinin çözmesini bekleyebiliyor bu da aslında imkansız bir şey. Tabi ki her birey bir ilişkinin içine doğar ve bu ilişkiden zaman zaman yara alarak büyür ancak ilişkiler olmadan iyileşmek de imkansızdır. Yani ilişkiler hem yara bandımız hem de yaramızdır.

Bir evlilikte en büyük iyileştirici empati yeteneğidir. Empati yapabilmek için kendi zihnimizi tamamen boşaltarak, hiçbir yargıda bulunmaksızın karşımızdakini dinlemeli, onu anlamaya çalışmalıyız. Bu aslında “olgun sevgi”nin de temelidir ve içinde dikkat, kabul, takdir, merhamet ve kişinin kendi olmakta özgür olmasını barındırır.

Temel olan şey eşlerin yaşamdan, evlilikten, gelecekten ne beklediklerini bilmeleri bunları gerçek ve somut beklentiler haline getirmeleridir. Beklentileri somut hale getirmek için bir örnek vermek gerekirse; “Bana zaman ayırmanı istiyorum.” demek yerine “Cumartesi akşamları seninle benim sevdiğim şu X restoranında yemek yemek istiyorum. ” cümlesi kullanılabilir. Yani beklentinin kiminle, nerede, ne zaman gerçekleşeceğinin somutlaştırılması o beklentiyi gerçekleştirecek kişiye bir yol gösterir. Burada “O düşünsün, ben söylemeyeyim.” kalıbı sıklıkla devreye giriyor. “Ben söyledikten sonra anlamı yok.” cümlesi sıkça tekrarlanıyor. Oysa asıl sizi dinleyen, sizi anlayan ve sizi önemseyen bir kişi isteklerinizi ciddiye alır. Siz belirttikten sonra eşinizin yaptığı şeyler sizi önemsediğini gösteren önemli ipuçlarıdır. Mutluluğun resmini çizmek yani onu somutlaştırmak gereklidir. Bu kolay değil ancak işe yarayan bir yöntemdir.

Bazen çiftin etkileşimi iki bireyin birlikte çözemeyeceği kadar bozulmuş olabilir. Evlilik danışmanlığı çift arasında yoğunlaşan sorunları çözmek için vardır. Danışmanlıkta temel amaç çatışmayı azaltmak, çiftlerin keşke ’si en az olan kararı vermelerine yardımcı olmaktır. Neyin iyi gitmediğinin anlaşıldığı, ne yapılırsa ve ortak hangi çaba gösterilirse işlerin yoluna girebileceğinin tartışıldığı, konuşulmayanın konuşulduğu bir süreçtir. Evlilik danışmanlığı, evliliği kurtarma değil doğru bir karar almayı temele alır.  Ciddi derecede hasar almadan destek almak, bazen bozulan ilişkiyi onarabilir hatta eskisinden daha sağlam bir hale getirebilir.

Paranoid Kişilik Bozukluğu

Paranoid Kişilik Bozukluğu

Günlük hayatta aşırı şüpheci kişiler için “Paranoyak mısın ?” cümlesini, dizi ve filmlerde “Paranoyak herifin tekiydi !”  repliğini sıkça duyarız.  Paranoid kişilik biçimi ve paranoid kişilik bozukluğu birbirinden farklı şeylerdir.

Elbette herkes bazen şüphe duyar. Ancak paranoid kişilik biçiminde kişi kendine güvenir, iyi bir dinleyici ve gözlemcidir, karşısındaki kişiyi iyi bir şekilde anlar, eleştirileri önemser ve dikkate alır. Bu kişiler insan ilişkilerinde karşı tarafı iyice ölçüp biçerler. Kontrollerini kaybetmeden ve saldırganlaşmadan kendilerini ifade edebilirler. Paranoid kişilik bozukluğunda ise farklı bir tablo vardır. Bu kişiler karşılarındaki kişiye asla güvenmezler, sıradan davranışların altında gizil anlamlar ararlar. Kendilerine yöneltilen eleştiriler karşısında kin beslerler ve yapılanları asla bağışlamazlar. Başkalarının onları kullandığını veya başkalarının onlara zarar vereceğini düşünürler. Kolaylıkla aşağılanmış hissederler, öfkelerini kontrol edemezler.

Otomatik düşünceleri genel olarak şu şekildedir:

Başkalarına güven duymam. Güvenmek tehlikelidir.

Başka insanların gizledikleri bir takım amaçlar vardır.

Her an tetikte olmalıyım.

İnsanlar beni sömürmek ve benden yaralanmak isterler.

İnsanlar beni aşağılamaya ve isteyerek kızdırmaya çalışıyorlar.

İnsanlar söylediklerinden başka bir şey demek istiyorlar.

Yakın olduğum kişi, içten bağlılığı olmayan, sadakatsiz ve güvensiz biri olabilir.

Bu kişilerin çocukluk yaşantısında istismar öyküsüne sıkça rastlanmaktadır. Genetik olarak ailede bu bozukluk olan kişilerde görülme sıklığı fazladır. Ayrıca çevresel faktörler, aile içindeki ilişki şekilleri ve yaşam tarzları da tetikleyici etkiye sahiptir.

Paranoid kişilik bozukluğu olan kişiler bir inanca, bir düşünceye aşırı ölçüde bağlanırlar, sürekli olarak haklarının yendiğini hissederler bu sebeple sık sık dava açarlar, patolojik düzeyde kıskançtırlar. Bu sebeple insan ilişkilerinde sık sık sorun yaşarlar. Referans düşünceleri (Aslında yokken çevresinde olan bitenlerin kendisiyle ilgili olduğunu düşünme ) olabilir.

Bu kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler, bağımsızlıklarına yönelik her tür tehditte birden duyarlılaşırlar. Ayartılacakları ya da başkalarının isteklerine göre davranmak zorunda kalacakları endişesiyle her türlü iş birliğinden kaçınırlar. Yanılgılarından ötürü kendilerini suçlu bulmazlar, kızgınlıkları için kendilerini haklı çıkaracak yolları ararlar bunun için bazen karşı tarafı manipüle edebilirler.

Bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler ile psikoterapi ve ilaç tedavisi birlikte yürütülmektedir. İyileşme uzun ve çetrefilli bir süreçtir. Bu kişiler çoğunlukla çevrelerine güvenmedikleri için tedavi almak istemeyebilirler ve savunma durumundadırlar. Ancak kişi aynı zamanda mutsuzdur ve yardıma da ihtiyacı vardır. Bu durumda bu kişiyle çatışmaya girmeden, destek alırsa daha iyi hissedeceği üzerine tedaviye yönelik bir teşvik yapılabilir.

Borderline (Sınırda) Kişililik Bozukluğu

Borderline (Sınırda) Kişililik Bozukluğunu Anlamak

Bordeline kişiler genel olarak hayatlarını bir kriz olarak yaşarlar. Çevreleriyle ilişkileri genelde çok çalkantılıdır. Yalnız kalmaya katlanamazlar ve gerçek veya hayali bir terkedilmeden kaçınmak için her yolu denerler. Kolaylıkla öfkelenebilirler. Çoğu zaman dürtüsel davranışlar gösterebilirler. Bunlar madde kötüye kullanımı, rastgele cinsel ilişkiye girmek, kurallara uymadan araba kullanımı, aşırı para harcama gibi konuları kapsar.

Borderline kişilik bozukluğunun toplumda görülme sıklığı yaklaşık olarak %2’ dir. Annede bu bozukluk görüldüğünde çocukta da görülme olasılığı artar. Genellikle bu kişilerin bu bozukluğa ek olarak başka bir psikiyatrik tanıları daha olur. Çocukluk yaşantılarında istismara uğramış bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir. İstismara ek olarak, anne baba kaybı ve ayrılığı da tetikleyici unsurlardandır.

Bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerde belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı ya da kendilik duyumu vardır. Bir duygu durumundan diğerine, bir tutumdan başka bir tutuma hızlı geçişleri olur. Kendilerini sıklıkta boşlukta gibi hissederler. Sık sık öfkelenirler, yoğun öfkelerini kontrol altında tutmakta zorlanırlar. İnsan ilişkilerinde, gözünde aşırı büyütme ile yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelirler. İşler yolunda gitmediğinde genellikle başkalarını suçlarlar. Dışlanmaya karşı aşırı duyarlıdırlar ve en ufak bir zorlanma karşısında terk edilme duygusu yaşarlar. Diğer insanlarla ilişkilerinde manipülatiftirler. Çevrelerindeki kişileri istemedikleri bir davranışa zorlamak amacıyla, elverişli durumları kötüye kullanarak , onları baskı altına almaya çalışırlar. Geçmişte kendilerine kötü davranıldığını ya da hafife alındıklarını öne sürerler ve her an patlayacak bir bomba veya kırılgan bir eşya izlenimi vererek ilişkilerini yürütürler.

Bu kişiler bir konuda zorluk yaşadıklarında gerçeği değerlendirme süreçleri bozulur. Bu dönemde kendine yabancılaşma, çevrenin yabancılaşmış gibi gelmesi, başkalarından yoğun kuşkulanma ve öfke patlamaları yaşayabilirler. Duygu durumlarında kaygı, huzursuzluk ya da depresyona birden kaymalar olur.

Düşünceleri bir uçtan diğerine kayar. “İnsanlar iyidir, hayır herkes güvenilmez ve kötüdür.” “Üstesinden gelebilirim. Hayır, asla başaramam”… gibi. Yaşadıkları duygulara göre benlik saygılarında dalgalanmalar görülür.  Kendilerine düşman olan bir dünyada kendilerini güvende hissedemedikleri için özerk olma ve bağımlı olma arasında gidip gelirler. Tutarsız duygu durumlarından ötürü başkalarına bağlanmada güçlük yaşarlar.

Bu bozukluğun tedavisinde sıklıkla analitik yönelimli terapiler ve ilaç desteği kullanılmaktadır. Uygulanan bu yöntemler bu kişilerin işlevselliklerini arttırmalarına yardımcı olmaktadır.

Aile Danışmanlığı Eğitimi

Aile ve Çiftlerle Danışma Süreci

Aile ve Çiftlerle Danışma Süreci

Aile danışmanlığı , aile içi iletişimi onarmayı ve çatışmaları çözümlemeyi amaçlayan bir süreçtir.  Bu süreç, aile içi anlaşmazlıkları, aile içi şiddetti, çocukların bir takım sorunlarını ele aldığı gibi,  aile içindeki bireylerin psikolojik sıkıntılarını çözümlemeyi, ailede olacak bir takım değişikliklere uyum sağlamayı ( örn ; boşanma , evlat edinme, taşınma, evlilik …vb. ) da kapsar. Ayrıca aile içi bireylerin maruz kaldıkları travmatik olgularla baş etmeleri gibi konularda da destek sunar. Bu terapi yaklaşımında amaç;  anlaşmazlıkların çözülmesi, iletişimin etkili bir hale gelmesi , bireylerin güçlenmesi ve sorunlarla tüm ailenin bir takım olarak baş etmesidir.

Aile danışmanlığının süresi ve görüşme sıklıkları ailenin var olan problemlerine ve dinamiklerine bağlı olarak yapılandırılmaktadır. Aile ile çalışmak konusunda bu hizmeti sunan kişinin aile danışmanlığına yönelik bir eğitim almış olması gerekir. Bazen uzman, farklı konularda da hizmet sunabilir ve aile bireyleriyle bireysel olarak da bu süreci destekleyici bir süreç başlatabilir.

Peki aile danışmanlığı sürecinin yararı nedir? Bu süreç bireylerin sorun odaklı yaklaşımdan çıkarak çözüm odaklı olaylara bakmalarına yardımcı olur. Aileye umut aşılar ve ailenin motivasyonunu yükseltir.  Daha önce konuşulmasından çekinilen konular üzerine aile üyelerinin kendilerini daha rahat ifade etmesine olanak sağlayabilir. Çözümü aramaya ve seçenekleri görmeye yardımcı olur. Üyelerin kırmakta zorlandıkları döngülerini fark edilmesini ve bu döngülerin kırılmasını sağlar.

Aile içinde önemli bir konu olan sorumluluklar üzerine de çalışılır.  Aile içinde sorumluluk duygusunun önemini kavramaya, sorumlulukları belirlemeye ve bu sorumlulukların nasıl yerine getirileceğine yönelik bir uzlaşmaya varılmaya çalışılır.  Özellikle evlilik öncesinde alınan danışmanlıklarda,  sorumlulukların ve beklentilerin üzerine konuşmak, evliliğe hazır olmak ile ilgili uygulamalar da yapılabilir.

Bir çift için yeni doğmuş bir bebek ya da daha büyük bir çocukla ebeveynlik rolüne geçmek zor bir deneyimdir. Çiftin ebeveynliğe geçişte hissettiği kaygı ve  baskı birçok şeyi beraberinde getirir. Zamanı iyi yönetememe, maddi sorunlar, ebeveyn olmakla ilgili kafa karışıklıkları gibi durumlar çiftin ilişkisini ve iletişimini etkiler. Bu aile danışmanlığı süreci, çiftlerin ilişkilerinde yeni yolları keşfederek ebeveynlik becerilerini geliştirmelerine yardımcı olabilir.

Her birliktelikte, her ailede bir takım problemler yaşanmaktadır. Burada önemli olan noktalar ise bu problemlerin tekrarlanma sıklığı, çözüme yönelik adımların atılıp atılmadığı ve bu problemlerin kişilerin yaşam kalitesini ne kadar etkilediğidir. Sağlıklı bir aile ise bütün sıkıntılara rağmen geleceğe yönelik umutlu olan, ortak amaçları için çaba gösteren ve gelişen bir ailedir.

ayrılma seperasyon kaygısı

Anne – Bebek Bağlanması

BAKIM VEREN EBEVEYN- BEBEK BAĞLANMASI

Anne – Bebek Bağlanması

Dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin, dünyayla ilk temasında aracılığı annesi sağlar. Bebek, anne aracılığı ile dünyanın nasıl bir yer olduğunu keşfetmeye hazırlanır. Annesi bebeğin ilk hayat nefesini alması, gözlerini açmasından itibaren, bebeğin ilk dokunduğu, hissettiğidir. Kokusunu ilk tanıdığı kişi annesidir. Bebek ilk doğduğu günlerde, yaklaşık 9 ay kadar kaldığı anne karnında alıştığı sıcaklığı, sakinliği arar. Aradığı bu huzurlu ortam ne yazık ki dünya da karşısına çıkamayacaktır. Bu da bebeğin doğduğu an da yaşadığı ilk hayal kırıklığı olacaktır. Bebek bu hayal kırıklığının üstesinden annesi sayesinde, onun kendisine destek olduğu oranda gelebilecektir. Bebek için dünya, ilk doğduğu günlerde annesinin memesinden ibarettir. Anne de bebeği kendisinden ayrılmamış bir parça, uzantısı olarak görür. Anne, bebeğin tüm ihtiyaçlarına karşılık veren, bunu en iyi şekilde yapmaya çalışandır. Bebek için annelik vazifesinden ziyade, kurtarıcılık vazifesini yerine getirmeye çalışır anne. Anne ve bebeğin bu ihtiyaç karşılama döngüsü zamanla yerini anne bebeğin sağlıklı bağlanmasına bırakır. Çünkü bebek her ihtiyacı olduğunda annesinden karşılık bulabildiğini görmüş ve defalarca deneyimlemiştir.

Bebeğin ihtiyacını karşılayan, yani bakım verenden bahsederken çoğunlukla gözden kaçırılan ve sanki bebeğin ilk doğum anında anneden sonra gelenmiş gibi davranılan diğer kişi babadır. Babalar genellikle bebeğin doğum sürecinde, anneden biraz daha farklı olarak fizyolojik ihtiyaçların yani daha genel ihtiyaçların karşılanıp karşılanmadığıyla ilgili kısımları üstlenirler. Bu ihtiyaçlar, bebeğin sağlıkla doğabilmesi için hastane imkânından başlayarak, bebeğin odası için uygun ev imkânı, hangi okullarda okuyabileceği ihtimallerine kadar diğer durumları içerir. Babalar, bebeğin gelişiminde en az anne kadar önemli rol oynar ve bu süreçte annenin en büyük desteği eşi, yani bebeğinin babasıdır. Eş desteği, anneyi iyi hissettirir ve bu da annenin kendisini bebeğine karşı yeterli hissetmesi için oldukça önemlidir. Çünkü her ne kadar anne ve baba, doğum sonrası döneme hazır olduklarını düşünseler de, ortaya çıkan bu büyük değişime ilk başta ayak uydurmakta zorlanabilirler. Eskiden sadece karı-koca rolüne uyum sağlamaya çalışan bireyler, bebeğin doğumuyla birlikte yeni rollerini yani anne ve babalığı yerine getirmeye çalışırlar. Bebek ve anne arasında kurulan bağ, doğum anından itibaren en çok temas yoluyla güçlenir. Bu temasa anne kadar babanın da ihtiyacı vardır. Bu temastan yoksun kalan babaların bağlanma düzeylerinin, doğumdan itibaren en az anne kadar temasta bulunan babalara oranla, düşük olduğu araştırmalara yansımıştır.

BAKIM VEREN-BEBEK BAĞLANMASININ TÜRLERİ

Güvenli Bağlanma: Bebek ihtiyacı olduğu her anında annesi veya bakım veren bir yakınını, yanında bulmuş, ihtiyacı en kısa sürede doyurulmuştur. Güvenli bağlanan bireylerin benlik saygısı yüksektir ve sosyal ilişkilerinde yakın ve sağlıklı ilişkiler içindedir.

Güvensiz Kaçıngan Bağlanma: Bebek ihtiyaçlarının doğduğu anlarda bakım verenini neredeyse hiç yanında bulamamıştır. Bu tür bağlanan çocuklarda gergin ve oldukça kaygılı bir kişilik örüntüsü bulunmaktadır.

Güvensiz Çelişkili Bağlanma: Bebek, ihtiyaçlarının karşılanması gereken zamanlarının birçoğunda bakım verenini yanında bulamamış, bazen de annesi veya bakım sağlayan yakını ihtiyaçlarını oldukça duyarlı karşılamıştır. Bu nedenle bebekte annesi veya bakım verenine karşı çelişkili duygular, düşünceler barınabilmektedir. Çünkü bebek, ağladığı zamanlarda bazen annesi gelecek beklentisine karşılık bulabilirken bazen ağlamalarına bir cevap alamamış olabilir.