Yazılar

Kişisel Gelişiminiz İçin Yazılarımızı Okuyabilirsiniz

İnsanlar Neden Yalan Söyler?

Çocuk ya da yetişkinler iç dünyalarını, psikolojik iyi oluşlarını duygusal anlamda koruyabilmek için bir takım kalkanlara ihtiyaç duymaktadırlar. Bu kalkanlara psikoloji bilimindeki ismiyle savunma mekanizmaları denmektedir. Savunma mekanizmaları aracılığıyla bazı zorlu durumlardan kaçabilmeyi keşfetmiş insanoğlu için yalan söylemek de bir savunma mekanizmasıdır. Yetişkin ve çocuklar bu anlamda ayrışırken çocuklar iç dünyalarını korumak anlamında bir yetişkine göre daha az donanıma yani savunma mekanizmalarına sahip oldukları için yalana daha sık başvurabilmektedir. Çocuklar neden yalan söyler sorusuna cevap aranırken araştırmacılar çocukların; korktuğu, kardeşini kıskandığı, herhangi bir sıkıntı sonucu içinde bulunduğu stresli durumla baş etmede zorluk yaşadığı, çevresinin dikkatini çekebilmeyi amaçladığı, çevresindeki yetişkinlerin onayını alabilmeye çalıştığı, takdir edilmeyi amaçladığı veya yeni bir yaşantıya uyum sağlayabilmeyi başarmak için yalan söyleyebildikleri sonucuna varmışlardır. Tüm bu nedenlerle birlikte çocukların 7 8 yaşlarına kadar söyledikleri gerçeklikle bağdaşmayan sözlerini yalan olarak değerlendirmemek gerekmektedir. Ahlaki gelişim evreleri açısından bakacak olduğumuzda bu yaş dönemi çocukları için kurallar vardır ve değiştirilebilmesi de zordur. Çocuklar bilişsel olarak yalnızca bu bilişe sahip iken yalan söylemesi ve var olanı bilinçli bir şekilde değiştirmesi de beklenemez. Dolayısıyla bu dönemde çocuk tarafından dillendirilen gerçek dışı ifadeler gerçeklikle bağı o şekilde kurduklarından kaynaklanmaktadır. Şimdi 7 8 yaş ve sonrası çocukların başvurmuş olduğu yalan söyleme davranışının nedenlerini sorguladığımızda:

Kıskançlıktan söylenen yalanlar: Yetişkinler kıskançlıklarını farklı boyutlarda yaşar ve yansıtırken, çocuklar bu içgüdüleriyle başa çıkamayıp yalan söylemek yoluna gidebilirler. Kardeşini kıskanan bir çocuk annesine kardeşinin ona vurduğunu söylerken, arkadaşlarının kıyafetini kıskanıp o kıyafetlerden kendisinde de olduğunu söyleyebilir. Çocuklar bu tür yalanlara başvurduklarında çevresi tarafından reddedildiğinde sinirlenip agresif davranışlar sergileyebilirler. Bu gibi durumlarda yetişkinlerin yalanı fark ettiklerinde üzerinde durmamaları ve çocuğu gerçekliğe davet etmek yapabilecekleri en doğru tepkilerdendir.

Mutsuzluktan söylenen yalanlar: Mutlu olmak insanoğlunun en önemli yaşam amaçları arasında yer alır. Mutlu olmanın hayati öneminden dolayı mutsuz insanlar mutlu olabilmek için her şeyi yapabilirler. Çocuklar ise bu durumdan kurtulabilmek için sınırlı davranış kalıplarına sahip olduğundan yalana başvurabilirler. Anne-babası sürekli kavga eden bir çocuk, sorulduğunda ailesinde hiçbir sorun olmadığını; sınıf arkadaşlarıyla iletişim kuramayan bir çocuk anne babasına sınıfta en sevilen kişinin kendisi olduğunu söyleyebilir. Böyle bir durumla karşılaşan yetişkinler, çocuğun yalanını ortaya koymadan “sanırım çok üzüldüğün için böyle konuşuyorsun, hadi gel biraz sohbet edelim” gibi bir yaklaşımla çocuğun bu problemini konuşup onun rahatlamasını sağlayabilirler.

Stresle başa çıkmak adına söylenen yalanlar: Çocuklar sevdiği bir yakınını ya da evcil hayvanını kaybettiğinde bu tip yalanlara başvurabilmektedirler. Bu durum, çocuğun bu yaşantıyı reddetmesi ve diğer bir savunma mekanizmasının eşlik etmesiyle açıklanabilir. Anne babasını kaybeden çocuklar, çoğu kez onları hayattaymış gibi yansıtabilirler. Bu durum çocuk için stresle başa çıkmanın bir yolu olarak değerlendirilmeli ve bir uzmandan psikolojik yardım alınması sağlanmalıdır.

Dikkat çekmek için söylenen yalanlar: Çocuklar için çevrenin ilgisini çekmek önemli amaçlardan biridir. Bu yüzden buna ulaşmak için yalan onlar açısından iyi bir argümandır. Örneğin tatilde Akdeniz’e gittiğini ve çok eğlendiğini söyleyebilir veya okula gitmediği halde okulda çok eğlendiğini söyleyebilir. Bu gibi durumlarda yetişkinler bunu şaka olarak değerlendirip gerçekliğe davet edici tepkiler verebilir.

Korkudan söylenen yalanlar: Çocuklar korktuklarında çok sık yalana başvurabilmektedirler. Evde bir eşyayı kıran bir çocuk görmediğini söyleyerek inkar yoluna gidebilirken, başka bir çocuk altını ıslattığında bunun başkası tarafından yapıldığını söyleyebilir. Bu durum sadece korkudan kaynaklanan ve kendisini korumak adına başvurduğu bir yoldur. Küçük çocukların kendi dünyalarında kurguladıkları, onların gerçeklikleri olan değişimleri yalan olarak kabul etmek hatalı olduğu kadar, çocuğa bu nedenle kızmak, yalan söylediğini yüzüne vurmak da çocuğun kişilik gelişimi açısından büyük olumsuzluklar yaratır. Ayrıca korkuyu çocuk yetiştirmede bir araç olarak kullanan anne babaların çocuklarının daha sık yalan söyleme davranışına başvurdukları gözlenmiştir. Bu yüzden aileler korkuyu bir eğitim aracı olarak kullanmaktan vazgeçmelidir.

Takdir edilmek için söylenen yalanlar: Çocuklar da yetişkinler de onaylandıklarını ve takdir edildiklerini hissettiklerinde özgüvenleri bu durumdan olumlu etkilenir. Fakat yetişkinler bu ihtiyacını karşılamak adına daha karmaşık davranışlar sergileyebilirken çocuklar bu ihtiyaca yalan söyleyerek ulaşmayı keşfedebilirler. Çocuğun bundan kaynaklı yalan söylediğini fark ettiğimizde konunun fazla üzerine düşmeden gerçek başarılarını ortaya çıkarmak ve konuşma gündemi haline getirmek aynı ihtiyacını karşılarken gerçekliğe dönmesini ve başarılarını gerçekçi gözle görmesini sağlayacaktır.

Model alınarak öğrenilen yalanlar: Yetişkinler yalanı çocuklar için bir kusur olarak görmelerine rağmen bazen çocuklarına yalan söylemeleri için uygun ortamlar hazırlayabilmektedir. Örneğin anne ve babalar eşlerinden çekindiği için çocuğun kendisinden yalan söylemesini istemiş olabilir. Bu gibi çözüler elbette ki çocuğun da yaşantısı olacak ve o da zor durumda buna başvuracaktır. Çünkü yalan bir problem çözme yolu olarak aile tarafından öğretilmiştir.

Aileyi hayal kırıklığına uğratmamak adına söylenen yalanlar: Bazı durumlarda ailenin beklentisi çocuğun kapasitesinin üzerinde olabilir ve çocuk bu stresli durumun üstesinden gelebilmek adına yalana başvurabilir. Bu gibi durumlarda çocuğu yalana iten neden fark edilince beklentiyi yumuşatmak yapılabilecek en uygun adım olabilmektedir.

Sıla Getir Aydoğan

Uzman Psikolojik Danışman

“GERÇEK AYAKKABILARINI GİYMEDEN, YALAN DÜNYAYI ÜÇ KEZ DOLAŞIR.”
MARK TWAIN

mindfulness eğitim

“Ben Değerliyim, Sen Değerlisin”

“BEN DEĞERLİYİM, SEN DEĞERLİSİN”

Yaşamın en önemli olaylarından birini doğum oluşturur. Peki bir insan kaç kere doğar? Cevap bunun çok net bir cevabı olduğu olabilir. Ancak yapılan çalışmalar, insanların 5 yaşına kadar 4 kez doğduklarını ifade etmiştir. Ana rahmine düşmekle başlayan hücresel doğumu, bebeğin nefes almaya başladığı biyolojik doğum, bebeğe bakan kişi ile temasın oluştuğu psikolojik doğum ve çocuğun okula başlamasıyla başlayan süreçte sosyal doğum izler. Ana rahminde geçen 9 ayın insanların yaşayabileceği en mükemmel çevrede bulundukları zaman dilimi olduğu ifade edilir. Çocuk doğduktan sonra ise bu ortamdan uzaklaşır ve kendisini gerçek yaşama yabancı hissettiği kısa bir döneme girer. Anne ile ya da kendisine bakan kişiyle temasına kadar bu yabancılaşma devam eder ancak; anne ile kurduğu temastan sonra psikolojik doğum gerçekleşmiş olur. Kurduğu bu temas bebeğe rahatlatma hissi vererek dışarıda yabancılık duygusu yaşadığı hayatın çok da kötü olmadığı hissini fark ettirir. Çocuk için hayatta kalmasının en önemli nedenlerinden biri olan temasın varlığı veya yokluğu onun varlığına dair değerli ya da değersiz hissetmesine neden olur.

Bebeğin psikolojik doğumundan itibaren başlayan bu süreç bireylerin yaşamlarındaki yerlerini belirlemelerine neden olur. İnsanların yaşamda olabilecekleri dört tane pozisyon tanımlanmıştır:

  • Ben Değerli Değilim, Sen Değerlisin.
  • Ben Değerli Değilim, Sen Değerli Değilsin.
  • Ben Değerliyim, Sen Değerli Değilsin.
  • Ben Değerliyim, Sen Değerlisin.

Bütün bebeklerin dünyaya “Ben Değerliyim, Sen Değerlisin” pozisyonu ile dünyaya geldikleri ifade edilir. Ancak, insanın yaşamda mücadele ettiği şeyin, fiziksel doğumundan sonra psikolojik doğumuyla beraber kendisine bakan ile kendisi arasındaki fiziksel olarak küçük ve bakım ihtiyacının olmasının, aşağılık değersizlik duygusuna yol açtığı belirtilir. Bu duygu da insanı karşısındaki kişinin değerli olduğu ancak kendisinin değerli olmadığı yönündeki Ben Değerli Değilim, Sen Değerlisin(+,-) pozisyonuna getirir. Bu konumun doğumdan sonra normal ve mantıklı bir sonuç olduğu söylenmektedir. Çünkü çocuk, henüz kendisi kontrolünü sağlayabilir, kendi çizgisini çizebilir yeterliliğe ulaşmamıştır. Bu nedenle başkalarından ona gelen tepkiler onun için yönlendirici olur. Bu kişiler kendisine göre diğerinin daha iyi olduğunu düşünürler.

Bebekler, temas ile yaşamlarını devam ettirirken kendileri için yeni bir deneyim ile karşılaşırlar: artık yürüyebilme becerisine sahiptirler. Bir şeylere ulaşmak için artık kendisi hareket edebilirler. Bu esnada tam olarak gelişmeyen becerisi ile gösterdiği davranışlarda hata yapıp kendine zarar vermeler başladığında cezaların sıklığı da artabilir. Bebekliğin ilk zamanlarında var olan rahatlığın ve temasın azalması uzun bir süre telafi edilmediğinde bebek, Ben Değerli Değilim, Sen Değerli Değilsin(-,-) pozisyonuna gelir. Bu kişiler hem kendisinin hem de diğerinin bir şeyleri değiştirmek için güçleri olmadığına inanırlar.

Doğumun normal pozisyonu olarak değerlendirilen bebeğin kendini zayıf hissetmesinden sonra eğer bebek kendisine bakan kişi/kişiler tarafından kötü muamele görüyorsa, kendisini onarmak için kendi kendine temas içinde bulunabilir. Bu şekilde Ben Değerliyim, Sen Değersizsin(+,-) pozisyonuna geçer. Bu kişiler kendilerini güçlü görerek diğerinin zayıf olduğuna inanırlar.

Son yaşam pozisyonu ise Ben Değerliyim, Sen Değerlisin(+,+) şeklinde tanımlanan diğer pozisyonlardan farklı olarak ulaşılması istenen bir pozisyondur. Diğer pozisyonlarda bireyler bunları bilinçli olmadan kazanır ve yerleştirir. Ancak Ben Değerliyim, Sen Değerlisin pozisyonunda bilinçlilik ve sözel ifade yer alır. Anlatılan ilk üç pozisyonda duygular ön planda iken, sonuncusunda düşünce ve eylem devreye girer. Bu pozisyonda bireyler, sorunları çözmede daha yeterli olurlar; çünkü hem kendi hem de diğerlerinin değerinin farkındadır. Bu nedenle yaşamdaki zorluklar karşısında Ben Değerliyim, Sen Değerlisin(+,+) pozisyonunda kalabilmek önemlidir.

Bireylerin “Ben değerliyim, sen değerlisin” diyebilmeleri için onların yaşamlarındaki en önemli ihtiyaçlarından biri olan kabul edilme ihtiyacının karşılanmasıdır. Bir bireyin kabul ihtiyacını karşılayan ve kabul edildiğini gösteren her eylem “kabul iletisi” olarak tanımlanır. Kabul iletileri, koşullu olumlu/olumsuz ve koşulsuz olumlu/olumsuz olarak sınıflandırılır.

KABUL İLETİLERİ

KOŞULLU   KOŞULSUZ

 Olumlu (+)   Olumsuz ( – )

Kabul iletilerinin yapısına bakıldığında günlük yaşamda sıklıkla kullandığımız cümleler oldukları görülmektedir. Önemli olan geribildirimde bulunurken karşıdaki kişinin varlığına yönelik olumsuz ifadeler kullanılan koşulsuz olumsuz kabul iletilerini kullanmamaktır. Çünkü bu durum bireyi, kendi yaşam pozisyonu içinde değersiz konuma getirebilir.

Kabul iletileri insanların yaşamında bir ihtiyaçtır. Yaşamdaki varlığı sürdürebilmek için insan kabul iletilerini ister, gelen kabul iletilerini reddedebilir, kabul iletilerini hem başkalarına hem de kendisine verebilir. İçten ve samimi olan her kabul iletisinin iyileştirici bir yönü vardır.

Sıla Getir Aydoğan

Uzman Psikolojik Danışman

çocuk terapisi eğitimi

Çocuğun Gelişiminde Oyunun Gücü

ÇOCUĞUN GELİŞİMİNDE OYUNUN GÜCÜ

Oyun, çocuğun kendi başına öğrenebildiği, gelişebildiği, kendini ifade edebildiği, sonucunu düşünmeden eğlenebildiği bir ortamdır. Yetişkinler kendilerine göre belli bir kelime haznelerine sahipken çocuklar ise henüz yetişkinler kadar zengin olmayan sözel kendini ifade yöntemlerini oyunlar üzerinden gerçekleştirirler. Oyun; çocuğun kendini ifade etmesi, kuralları kendisi deneyimleyerek oluşturması ve öğrenmesi, hayal ve gerçek arasındaki bir köprü, çocuğun iç dünyasının dışavurumu, enerjisini dışa aktardığı, sosyal ve ahlaki değerleri öğrendiği bir ortam olarak da ifade edilebilir.

Çocuk hareket içeren oyunlar oynarken bedensel olarak vücudunu harekete geçirir ve kas sistemini güçlendirir. Var olan enerjisini toplumda kabul edilebilir bir şekilde dışarıya vurarak rahatlamayı sağlar. Çocuk oyun ile enerjisini dışarı aktarırken kendisiyle ilgili yaşantıları da ortaya koyar. Bir çocuk ev temalı bir oyun oynuyorsa oyunun içeriğinde kendi evine, ailesine dair ipuçları bulunabilir. Bu nedenle oyun, çocuğun tanınmasında değerli bir araç niteliği taşır. Var olan sorunların ortaya çıkarılmasında, yapılan gözlemlerle çocuğun kendini oyun ile anlattığı dil, çözülerek farkındalık yaratılabilir. Aynı zamanda çocuk oyun içinde kendi güç ve yeterliliklerini de test ederek kendisinin farkına varabilir. Neyi yapıp neyi yapamadığını oyun içinde test ettikten sonra bunu gerçek yaşamda uygulamak adına hazırlık yapmış olur. Çocuk oyunda birbirinden farklı oyuncaklarla oynadıkça, onları tanır ve kavrar. Bu şekilde çeşitli şekilleri ve nesneleri öğrenir. Bazı becerilerin kazanılmasında sıkıntı yaşayan çocuklar bunu oyunlardaki resimler, boyalar ve el işi faaliyetleriyle geliştirebilirler. Sıkıntı yaşadığı sorunları çözerken baş etme ve uyum sağlama becerilerini de kazanabilir. İnsanların kendilerini iyileştirme güçlerinin olduğu fikrinden yola çıkılarak bu gücün oyun esnasında çocukta ortaya çıktığı ve kendi kendisini iyileştirebildiği söylenebilir. Oyun içinde kendi dünyasını yaratan çocuk o ortama egemen olur ve kendi değerinin farkına varır. Kontrolün kendisinde olduğunu hissettiğinde çocuk özgürleşerek yaratıcılığını gösterebilir ve yeterliliklerini arttırabilir.

Çocuk yalnız oyun oynayabildiği gibi arkadaşlarıyla da oyunlar kurabilir. Arkadaşlarıyla oyunlar oynadıkça sosyal becerilerini geliştirmeye başlar. Toplumsal kuralları, işbirliğini oyun içinde öğrenir. İlkokul döneminde var olan benmerkezcilik, grupla oynanan oyunlarda çocuğa sadece kendisinin olmasının dışında başkalarının olduğunu da fark ettirir. Çocuk ailesinden ve okuldan toplumsal kuralları öğrenir ancak; oyunda bunları uygulayarak kurallara uymanın zorunluluğunu içselleştirir. Oyun kurabilen bir çocuk liderlik becerilerini geliştirirken, arkadaşlarıyla iletişim kurdukça da sözel ifade becerisini güçlendirir.

Çocukların oynadıkları oyuncaklara gerçek yaşamdaki nesneler, insanlar, şekiller gibi bakıldığında oyun esnasında kurdukları dünyayı gerçek yaşamın bir yansıması olarak değerlendirmek ve bu dünyada onlar izin verdikleri sürece onlarla oynayabilmek çocuklar ve yetişkinleri bir adım daha yakınlaştıran bir unsurdur.

Sıla Getir Aydoğan

Uzman Psikolojik Danışman

“Çocukların oyunu oyun değil, onların en gerçek uğraşıdır.”

MONTEIGNE

Oyun Terapisi Sertifikası, Oyun Terapisi Eğitimi

Oyun Terapisi Nedir?

Oyun Terapisi Nedir?

Oyun Terapisi, 5-11 yaş aralığındaki çocuklarda, oyun terapisi eğitimlerini tamamlamış bir uzman tarafından seans süreci sonunda çocuğun huzurlu, mutlu ve uyumlu olmasını hedefleyen, oyun terapisi tekniklerinden faydalanılarak yapılandırılan süreçtir. Oyun terapisi, uzman tarafından çocuğun oyun dünyasını açmasıyla birlikte uygulamaya konulur. Terapist, bazen seanslarında sadece oyun terapisi yöntemi ağırlıklı çalışılırken bazen de çocuğun problemine göre oyun terapisini, diğer kullandığı teknik veya tekniklerle birlikte destekleyici olarak kullanabilir. Özellikle yaş aralığı oyun terapisi tekniğine uygun çocuklarla da mutlaka bu teknikle çalışılmaya başlanır.

Oyun Terapisi Çocukların Hangi Problemlerinde Kullanılmaktadır?

Çocuklarda depresyon, takıntılar, kaygı bozuklukları, cinsel ve fiziksel istismar, travmaya bağlı stres bozuklukları, boşanma süreci ve sonrası, mükemmeliyetçi ebeveyn tutumları ve bunun çocuktaki olumsuz sonuçları, alt ıslatma, mastürbasyon, tırnak yeme, yemek yeme sorunu, uyku sorunu vb. durumlar sonucunda duygusal ve davranışsal problemler yaşayan çocukların iç dünyasını anlamak, duygusal problemleri ile başa çıkmalarını sağlamak, yaşadığı sıkıntılara alternatifler ve çözümler üretmek için başvuran danışanlarda oyun terapisi tekniği kullanılır.

Oyun terapisinde, terapist başvuruda bulunan çocuğu, tüm danışanlarında olduğu gibi koşulsuz kabul eder. Terapistinde bu kabulü gören ve hisseden çocuk zamanla çatışmalarını, sıkıntılarını, oyunu ve oyuncakları kullanarak ortaya koyar. Terapistte, çocuğun oyununu gözlemleyerek, eşlik ederek ve onu anladığını hissettirerek çocuğun rahatlamasını sağlar. Oyun terapisi, çocuğun yaşadığı problemleri ve zorlukları önlemede ya da çözmede yardım sağladığı gibi, çocuğun gelişimine ve büyümesine de katkı sağlar.

Oyun Terapisi ve Aileler

Aileler genellikle çocuklarını terapiye başlatırken oyun terapisi hakkında bilgi sahibi olarak başlamamaktadır, bu nedenle oyun terapisi ile ilerletilen terapi sürecini sadece oyun oynanan bir saatmiş gibi algılayabiliyorlar. Seans içerisinde oynanan oyun, seans odası dışındaki oyunlar gibidir evet ancak  göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir fark var ki bu oyun, uzman değerlendirmesi ve bazı tekniklerin kullanılmasıyla da analiz edilmektedir. Çünkü ‘çocuğun dili oyundur’. Oyun  terapisti, aileye oyun terapisi sürecinin başından sonuna nasıl yapılandırıldığına dair, seans süreci içerisinde bilgilendirmeler sağlamalıdır. Ailelerin sürece ve çocuklarına dair seans içerisinde bilgilendirildiklerinde daha rahat ve güvende hissettikleri görülmektedir.

Oyun terapisinde, aile ve çocuk adına en önemli kazanım aileyi oluşturan bireylerin birbirleriyle daha sağlıklı iletişimde bulunabilmeleridir. Sağlıklı iletişim kurmanın kendisi bir beceridir. Bu beceri için temel koşullardan birisi de bireylerin iletişim tarzlarındaki çatışmaya zemin hazırlayan dili bulmalarıdır. Çocuk için bu çatışmayı en dolaysız sunabileceği yol da oyundur. Anne ve babaya, genellikle hangi tutumlarda davranan ebeveynler oldukları, sahip oldukları çocuklarının gelişim dönemi özelliklerinin bilincinde olup olmadıkları, aile içerisinde görev ve sorumlulukların nasıl paylaşılması gerektiğine dair iletişim psiko-eğitimiyle yine oyun terapisti tarafından iletişim becerileri kazandırılabilir. Aslında oyun terapisi çoğu zaman yerini bir aile terapisi sürecine de bırakabilir.

Oyun Terapisinde Filial Terapi Yöntemi ve Aileler

Tüm psikoterapi modellerinde aileler çocuklarla ilgili her süreçte destekçi olmak durumundadır ancak oyun terapisi başlığı altındaki filial terapideki kadar etkin değillerdir. Filial Terapide ebeveynler diğer terapi yöntemlerine göre süreçte doğrudan etkilidirler. Terapinin bir parçası olurlar, terapistin gözetiminde terapi sürecinin bir bölümünü yönetirler. Filial terapide, ailelerin terapi sürecine olan motivasyonunu diri tutmak adına, hem terapist hem de aileler oldukça fedakarlık gösterebilmeye ve sabırlı olmaya davet edilirler. Filial terapide aileler, zaman ve sabırları açısından uzmandan sürekli süpervizyon desteği almayı ihmal etmemelidirler. Bu nedenle oyun terapisti ailelerin bu problemlerini aşmaya yardımcı olmak adına , aileyi  sürece dair düzenli ve eksiksiz olmasına özen göstererek psiko-eğitimlerle bilinçlendirebilmeli, sabırlı olmaları konusunda aileye destek verebilmelidir.

İlişki Koçluğu Sertifika Eğitimi

Mutlu Bir İlişki Yürütme Yolları Nelerdir?

Mutlu Bir İlişki Yürütme Yolları Nelerdir?

İnsan, tek başına varlığını sürdürmekte zorluk yaşayan, birilerinin kendisiyle kurduğu yakın ilişkiye ihtiyacı olan tek canlı türüdür. İnsanın kurduğu yakın ilişkiler, bazen bir komşuluk ilişkisi, bazen mesai arkadaşlığı, akrabalık ilişkisi ve bazen de neredeyse her bireyin en çok ihtiyacını duyduğu romantik ilişkiler…

Mutlu ilişkinin sırrı nedir sorusunu birçok kişi sormaktadır. Elbette mutlu ilişki mümkün, bunun için nitelikli emek çok önemli.

Romantik ilişkiler, bireylerin; yakınlaşma, bağlanma, karşılıklı olarak duygularını alıp-verme; duygusal anlamda birine yatırımda bulunma, güven ilişkisi kurma, saygı duyma, tutku, sevgi besleme, temasta bulunma gibi birçok ihtiyaçlarını karşılar. Bireyler genellikle ihtiyacında oldukları romantik ilişkilerin arayışındayken birçok kriter belirlemiş şekilde veya beklenti içerisinde olabiliyorlar. Bu beklentiler, kriterler de zaman zaman iyi, çoğu zaman da ilişki içerisindeki bireylere zarar verici olabiliyor. Yani bireyler için romantik ilişki başlatmanın zorluğu kadar, sürdürebilmenin de zorlukları vardır. Peki romantik ilişkilerin sağlıklı şekilde sürdürülebilmesi için çiftlerin nelere dikkat etmesi gerekir?

Mutlu İlişki Yürütebilmek İçin Çiftler Neler Yapmalı?

  • Öncelikle çiftler ilişkilerinde ben değil, biz olabilmeye özen göstermeli, ağırlık vermelidir. Elbette çiftlerin bireysel yaşam alanları olmalı, bireysel kararlar da alabilmelidirler ancak ilişkide ki ben olma ihtiyacı, ‘Biz’ olmaya zarar vermeyecek şekilde dengelenebilmeli, çiftlerin birlikteliğini unutturacak düzeye çıkarılmamalıdır.
  • Çiftler, bireysel olarak mutlu olunan ve mutsuz olunan kaynaklarını belirleyebilmeli, bunlar çiftler arasında paylaşıldıktan sonra, çift olarak yani ‘Biz’ olarak mutlu oldukları ve mutsuz oldukları durumları belirginleştirmelidirler.
  • Çiftlerin ilişkilerinde özellikle belirli bir zaman geçtikten sonra aksattıkları veya unuttukları bir mesele de, takdir edilme, birbirlerinden hoşnut olma, beğenilme arzularının karşılanabilmesidir. Çiftler, karşılıklı birbirini takdir eden, bir takım davranış ve düşüncelerden dolayı hoşnut kaldıklarını belli eden bir iletişim dili kullanmaya özen göstermelidir.
  • Çiftler, birbirlerinin hoşlandıkları, önem verdiği şeylere duyarsız kalmamaya özen göstermelidir. Özelikle birbirlerini etkileyen önemli konularda, paylaşımda bulunarak, birbirlerinin konularına merak duyabilmelidirler, konuyu partneri için, ‘Biz’ oldukları için istekli şekilde masaya yatırabilmelidirler.
  • Çiftler birbirleriyle olan iletişimlerinde ve birbirlerine sergiledikleri davranışlarında sevgiyi ve saygıyı koruyarak davranmaya özen göstermelidirler. Sergilenecek her davranış ve ağızdan çıkacak her sözün aralarındaki sevgi ve saygıya zarar verip vermeyeceği çiftler tarafından değerlendirilmelidir.
  • Çiftler, karşı tarafın kendisi için değerli, özel, biricik olduğunu birbirlerine hissettirebilmelidirler. Genellikle biricik olmayı hissettirme yolunun, özellikle kadınlar tarafından maddi boyutu yüksek hediyelerden geçtiğine inanılır. Evet, hediyelerinde oldukça önemli bir yeri vardır ancak önemli olan yapılan şeyin partneriniz için bir anlam ifade ediyor, duygularına karşılık bulduğunu hissettiriyor olmasıdır. Kimisi için ansızın bir dokunuş, kimisi için birkaç söz ilişkide bireyin kendisini özel hissetmesi için yeterli olabilir.
  • İlişkilerde en çok gözlemlenen çatışma nedenlerinden biri de, iletişimde fark edilemeyen aksaklıkların yaşanıyor olmasıdır. Yani çatışmaların temelinde doğru ve sağlıklı iletişimin çiftler tarafından bilinmiyor olması yatıyor olabilir. Çiftler doğru ve sağlıklı, birbirlerini anladıklarını ifade eden bir iletişim kurup kurmadıklarına dikkat etmelidirler.
  • Çiftler birbirleriyle olan iletişimlerinde kullandıkları dili, yapıcı olmayan eleştiriden, yargılamalardan, etiketleyici bir dilden arındırmış olmaya dikkat etmelidirler.
  • Çiftler, ortak zevklerini bulabilmeli, keyifle vakit geçirebildikleri ortak yaşam alanlarını oluşturabilmeli ve bunları ritüellere dönüştürmeye özen göstermelidirler. Tüm bunlar ritüel haline getirilmeye çalışılırken, çiftler spontanlığa da açık olabilmelidirler.
  • Genellikle çiftler, ilişki yaşayan bireyler, sorunu karşılarına almak yerine birbirlerini karşıya alma eğiliminde olabiliyorlar. Bu nedenle ilişkide ortaya çıkan bir problem de, sorunu karşısına alan çözüm odaklı bir çift olmaya çalışılmalıdır.
  • Evlilik öncesi ilişkiler ve evlilik sonrası için çiftlerin gelecek hayalleri kurmaya devam etmeleri ilişkiyi zinde tutacaktır. Kurulan bu hayalleri çift olarak hedeflere dönüştürmeye çalışmakta yine ilişkinin sahip olması gereken enerjiyi sağlayacak yollardan biri olabilir.
  • İlişkilerde en sık rastlanan hatalardan biri de, kadın veya erkeğin, partnerini bir başka erkek veya kadınla kıyaslaması durumu. Genellikle kadınlar, ilişkilerini bir başkasının ilişkisiyle kıyaslama eğiliminde olabiliyorlar. Bu kıyaslamalar, bireylerde değersizlik, yetersizlik gibi birçok olumsuz duygulara sebebiyet verebilir. Bu olumsuz duygularda elbette ilişki içerisinde yerini olumsuz, istenilmeyen davranışlara bırakacaktır. Tüm bunlar ilişkinizin mutlu sürdürülebilmesi önünde engeller çıkarabilir. Bu nedenle ilişkinizi bir başkasının ilişkisiyle kıyaslamamaya özen göstermelisiniz.
  • İlişkilerde en sık rastlanan bir diğer durum da, çiftlerin birbirlerinin zihinlerini okumaları, belki de doğrusu okuduklarını düşünmeleridir. Çiftler, çoğu zaman ortaya konulan duygu ve düşünceyi tam anlamak ve bu konuda karşılıklı anlaşabilmek yerine, sadece kendilerinin partnerlerinden ne anladıklarıyla ilgilenirler. Yani tek taraflı bir anlaşılma, tek taraflı bir yargıya varma durumu… Oysaki bireyin özellikle de olumsuz durumlarda, partnerinden ne anladığını, partnerine iletebiliyor olması önemlidir. Bu sayede yanlış anlaşılmalar çok daha büyümeden, olayın kahramanından öğrenilmiş olacaktır. Bu nedenle çiftlerin zihin okumalarından kaçınmaya özen göstermeleri, bunun yerine direkt sorarak, hislerini iletebilmeleri önemlidir.
  • İlişkiler de mizahtan yararlanmaya özen gösterilebilir. Faydalanacağınız mizah, olumsuz bir duruma ayırdığınız enerjinin, vaktin kısa süre içerisinde son bulmasına da yardımcı olacaktır.
  • İlişkilerinizde, çevrenizdeki insanlardan elbette dönütler olacaktır. Ancak söylenenlerin direkt ilişkinizle temas etmesini önleyerek, çevredeki insanların ne söylemek istediklerini sadece duyumsayarak, anlamaya çalışabilirsiniz. Kendinize veya ilişkinize almanız gerekeni alabilmeyi, bazen de görmezden, duymazdan gelebilmeyi öğrenebilirsiniz.
  • Son olarak; Mutlu bir ilişki yürütmeye istekli misiniz? Bu soruya verdiğiniz cevabı sorgulayabilirsiniz. Eğer çift olarak niyetiniz, ilişkinizin devamlılığı ise istekli olmanız sizi bir adım öne geçirecektir. Bu isteğin her iki tarafında içinden geliyor olması oldukça önemlidir. Mutlu bir ilişki sürdürmeye isteğiniz varsa ilişki bir şekilde devam edecek ve sorunların çözümü de bir şekilde bulunabilecek demektir.
Çocuklarla Görüşme Teknikleri Eğitimi

Çocuklara Yönelik Duygusal İstismar

Dünya Sağlık Örgütü çocuk istismarını şöyle tanımlar: “Çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz etkileyen, bir yetişkin, topluluk, toplum ya da devlet tarafından bilerek ya da bilmeyerek tüm davranışlar çocuğa kötü muameledir.”

“Çocuğun nitelik, kapasite ve arzularının sürekli olarak kötülenmesi, sosyal ilişkiden yoksun bırakılması, çocuğun sürekli olarak insanüstü güçlerle, sosyal açıdan ağır zararlar verme ya da terk etme ile tehdit edilmesi, yaşına ve gücüne uygun olmayan isteklerde bulunulması ve çocuğun topluma aykırı düşen çocuk bakım yöntemleri ile yetiştirilmesi duygusal istismardır”(Kars,1996).

Duygusal istismarda, istismar türlerinden biridir ve maalesef, özellikle ülkemizde herkes bir şekilde maruz kalmış veya bırakılmıştır. Elbette ardında yatan birçok sebep vardır.Duygusal istismar, bireylerin çocuğu reddetme, çocuğa utandırıcı şekilde ceza verme, tehdit, çocuğa yetişkin rolü verme, çocuğu yalnız bırakma, çocuğu suça yöneltme, fiziksel ve duygusal temastan alıkoyma vb. gibi birçok davranışlarda kendisini gösterir. Duygusal istismarın en belirgin şekli sözlü istismardır.

Duygusal istismarın fark edilip ortaya çıkarılabilmesi, göz önüne serilebilmesi oldukça zordur. Çünkü sergilenen tutum her zaman davranışsal, gözle görülür olmayabilir veya çocukta oluşan hasar her zaman somut şekilde gözlenemeyebilir.

Duygusal istismar genellikle tekil gerçekleşmez. Uzun süreler boyunca devam eden bir davranış biçimidir. Genellikle ihmal türlerinin neredeyse çoğunu içinde barındırmakla birlikte diğer istismar tipleriyle beraber görülür. Örneğin cinsel istismara maruz kalan bir çocuğun uğradığı cinsel istismarın yanı sıra maruz kaldığı duygusal ve fiziksel ihmal ve istismarından da mutlaka söz edilir. İstismar bir veya birçok ihmalin sonucudur. Çocuğun ebeveynleri veya bakımını sağlayan kişiler tarafından duygusal veya fiziksel olarak cezalandırılması, aşağılanıp, yaşıtlarıyla veya çevresindeki diğer çocuklarla karşılaştırılması, çocuğun ebeveynlerinin sevgi ve şefkatinden yoksun bırakılması, çocuğun gelişim dönemine uygun olmayan şekilde görevlendirilmesi veya çalıştırılması vb. gibi birçok durum duygusal ihmal ve duygusal istismara neden olabilir.

En sık karşılaşılabilecek duygusal istismar türleri;

  • Bağırmak
  • Hakaret veya küfür etmek
  • Suçlamak
  • Alay etmek
  • Lakap takmak
  • Küçük düşürmek
  • Yalnız bırakmak veya terk etmek
  • Psikolojik baskı yapmak
  • Tehdit etmek, korkutmak ve/veya yıldırmak
  • Fikrini sormamak, değer vermemek veya önemsememek
  • Yanıltmak / kandırmak
  • Sevgi göstermemek
  • Kardeşini kayırmak
  • Çocuğun yaşının üzerinde beklenti içinde olmak
  • Başkalarıyla kıyaslamak
  • Aşırı koruyucu veya otoriter davranmaktır.

İstismara uğrayan çocuk mağdurlar, suçluluk ve utanma duygularını çok fazla gösterirler. Çünkü çocuk bu duygularının, yaptıklarının bir sonucu olarak, hak ettiği bir ceza olduğunu düşünür. Eğer çocuğun uğradığı istismar fark edilmezse çocuk bir süre sonra içine kapanır ve yalnızlaşır. Bireyde oluşan duygusal izler, fiziksel yaralardan daha geç iyileşir. Özellikle çocukta oluşan bu izler, çocuğun peşini hayat boyu kovalayacaktır. Çevresindekilere karşı güveni zedelenir, okul başarılarında düşüş görülür. Çocuk mağdurlarının gelişimsel dönemleri sağlıklı ilerleme göstermeyebilir. Çocuk istismarı gerçekleştiren ebeveyn ise genellikle kendisi de çocukluğunda istismara uğramış bir kişidir. Kendi evladına reva gördüğü muamele suçluluk ve yetersizlik duygularına yol açtığı gibi, aynı eylemlerin tekrarına da neden olur.

Duygusal İstismarın çocukta oluşturduğu fiziksel, duygusal, davranışsal, bilişsel göstergeleri vardır, çocuğun bakımından sorumlu kişiler bu belirtileri dikkate almalıdırlar.

Fiziksel Göstergeleri;

  • Konuşma ya da diğer iletişim bozuklukları
  • Fiziksel gelişimin yavaşlaması
  • Çocukta var olan astım ya da alerji gibi bazı hastalıkların şiddetlenmesi
  • Madde bağımlılığı

Davranışsal Göstergeleri;

  • Alışkanlık bozuklukları (parmak emme, sallanma vb. gibi)
  • Suç işleme de dahil olmak üzere anti-sosyal ve yıkıcı davranışlar
  • Nevrotik özellikler (uyku bozuklukları, oyun oynamada tutukluluk)
  • Pasiflik ya da saldırganlık gibi aşırı davranışlar
  • Gelişimsel gecikmeler
  • Davranış bozuklukları (şikâyet etme, pasiflik, saldırganlık vb)
  • Aşırı uyum sorunları (yaşından büyük ya da küçük davranma)
  • Kendine zarar verici davranışlar ya da intihar düşünceleri

Duygusal Göstergeleri;

  • Sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileme
  • Yaşının gerektirdiği şekilde davranamama

Bilişsel/Akademik Göstergeleri;

  • Duygusal istismara eşlik eden gelişimsel gecikme bilişsel gecikmeye de neden olarak çocuğun akademik performansını etkiler.

Siber Zorbalık

SİBER ZORBALIK

Siber zorbalık, teknolojik zeminin kullanılarak, bir başkasına ya da topluluğa zarar verme davranışıdır. Siber zorbalıkta amaç, kötücüldür. Kötücül amacın içerisinde, ilişkileri koparma, manipülasyon ve kişileri tahrik yoluyla mağduriyet yaratma gibi durumlar yer alır. Siber zorbalar, mağdur duruma düşürdüğü kişi veya kişilerde, açık bulma, mağdur adına kozlar toplama amacını güderler. Çünkü uzaktan bir sistem olan bu platformdaki zorbalar ancak bu  yollarla mağdurları manipüle edilebilecek, onlara şantaj yapılabilecek, onları tehdit edebilecek bir konu elde edilebilirler.

Sosyal medyada kişi veya grup üzerinden yapılan linçler, interaktif oynanan, çocuk veya ergenlerin hatta çoğu zamanda yetişkinlerin davranışlarına yön veren oyunlar, siber zorbalığın aktif görüldüğü ve gelişim gösterdiği alanlardan birkaçıdır.

Siber zorbalar, genellikle özdenetiminin gelişmediği, bireysel sınırlarının bilincinde olmayan, tehlikeli bir durumun varlığının veya gelmekte olduğunun ayırdını yapamayan, hayal ve gerçek ayırdını yapmakta güçlük yaşayan bireyleri seçerler. Siber zorbalık mağduriyeti riskindeki bu bireyler, çocuk ergen, yetişkin fark etmeksizin bu özelliklerde olabilirler. Ancak şüphesiz bir gerçek, çocuklar bu zorbalığın en savunmasız ve ulaşılabilir varlıklarıdır.

Siber zorbalığa maruz kalmış birey veya gruplarda genellikle, içe kapanık olma durumuna özgü davranışlar yani odalarda daha fazla vakit geçirmek, iletişimde göz kontağı kurmaktan kaçınmak, iletişim dilinde çatışmacı bir dil kullanımı, yalan söylemek, uzun süreli telefon, tablet, bilgisayar kullanımı, telefon veya bilgisayar ortamından uzaklaşmada yaşanan güçlükler vb. gibi davranışlar görülebilir. Çocuk, ergen veya yetişkin, normalde olduğundan daha farklı davranışlar sergiliyorsa, rutinde bir bozulma veya nedensiz bir değişiklik varsa aileler veya eşler durumun üzerine gitmelidirler. Bazen bu tür durumlarda, her zaman bir zorbalık mağduriyeti söz konusu olmayabilir ancak dikkatli olmakta ve destekleyici bir kontrolde bulunmakta fayda vardır.

EBEVEYNLER VEYA EŞLER NE YAPMALI?

  • Ebeveynlerin, zorbalığa uğrama ihtimali olan çocukları için dikkat etmeleri gereken en önemli nokta, yetişen çocuk veya çocuklarının öz denetimli bireyler olabilmeleri adına adımlar atmalarıdır. Öz denetimini sağlayan birey, tehlikenin gelmekte olduğunun ayırdına varabilecek, kendi istekleriyle, bir başkasının kendisinden isteklerinin uyuşmadığını, bu durumda hayır diyebilmesinin gerekliliğini daha kolay fark edip, anlayabilecektir.
  • Ailelerin çocuk veya ergen, çiftlerinde eşleriyle olan ilişki tarzları ve tutumları ne otorite içeriyor olmalı ne de çok esnek olmalıdır.
  • Siber zorbalık mağduru bireyler, mağduriyet yaşadıkları durumda, en yakınlarına haber verebilecek, onlardan yardım isteyecek kadar desteği yakınlarında bulabiliyor olmalıdırlar.
  • Mağduriyet yaşayan kişi ne türden bir yakınınız olursa olsun, onun meselesi sizin de meseleniz olmalıdır.
  • Bu tür durumlarda ebeveynler ve eşler arasındaki dinleme sıraları değişmeli, hatta çoğu zaman konuşma hakkı mağdur tarafa verilmeli ve aileler veya eşler, etkin bir dinleyici olabilmelidirler.
  • Çocuk veya ergen gruplarında, aileler çocuklarının yanlarında oldukları kadar aynı zamanda, onları meselelerini tek başlarına da çözebilmeleri konusunda cesaretlendirici olabilmelidirler.
Ergenlik Sorunları

Ergenlerde Özgüven Gelişimi

ERGENLERDE ÖZGÜVEN GELİŞİMİ

Özgüven, bireyin kendisini değerli ve yeterli hissetmesi yani kendisinden memnuniyet duymasıdır. Kişinin bu memnuniyeti, çevresiyle ilişkilerine de yansır ve bu sayede değerin karşılıklı hale gelmesi sağlanabilir. Birey önce kendisine yönelik olumlu duygular beslemeyi öğrenmelidir, kendisini olumlu duyguları hak eder bulan birey,çevresiyle paylaşımlarından da doyum sağlar ve iyi hisseder.

Çocuk, doğduğu veya dünyayı tanımaya başladığı ailede, kendisine yönelik hangi tutumlar içerisinde büyüdüyse buna göre dünyasını şekillendirmeye başlar. Desteklenen, sevgi ve ilgi ihtiyacı karşılanan, kendisini değerli hisseden, ailesi tarafından kabul gören çocuk, erişkinlik dönemine kendisini seven ve değerli hisseden olarak başlar, bunlar da çocuğun kendisine güven duymasına kaynaklık eder.

Küçük yaşlardan itibaren bazı tercihlerde bulunma, seçim yapma gibi ihtiyaçlarımız ortaya çıkar. Çocuklar da, benliklerinin farkında olmaya başladıklarından itibaren sorular sormaya ve cevaplarını bulmaya çalışırlar, bu cevapların karşılığını da en güvendikleri kişiler yani anne ve babalarında ararlar. Bu nedenle anne ve baba, bir çocuğun özgüven gelişiminde oldukça önemlidir. Bazen özellikle de babalar, çocukların özgüveninin desteklenmesi konusunda annelerden daha önde olabiliyorlar. Çünkü çoğunlukla anneler yaşanabilen olumlu veya olumsuz birçok durumda, babalara oranla daha duygusal yaklaşma eğiliminde olabiliyorlar. Peki ebeveyn veya bakım veren, çocuğa nasıl davranmalıdır?

AİLELER NELER YAPABİLİR?

  • Ebeveynler genellikle çocuk ve çocuklarından beklenti içerisinde olabiliyorlar, bu beklentiler çocuklarının potansiyellerine göre olmalı, gerçekdışı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
  • Çocuk, sınırların, görev ve sorumlukların belirgin olduğu ve tüm bunların ihlal edilmemesi konusunda özen gösterildiği bir aile ortamında büyütülmeye çalışılmalıdır.
  • Çocuğun sevgi ve değer ihtiyacı karşılanmalı, ailede olumlu duyguların paylaşımının yeterince yapılıp yapılmadığına bakılmalıdır.
  • Çocuğun okul hayatında başarabildiği dersler kadar, başaramadığı yetersiz kaldığı alanlarda elbette olacaktır. Bu durumlarda, çocuğun başarılı olduğu alanları ön plana çıkarmaya ve bunun gelişimini desteklemeye özen gösterilebilir. Çocuğun başarısızlık gösterdiği derslerdeki problemlerinin ne olduğunu da yine ebeveynleri veya bakım verenleri çocukla konuşarak, çocuğu gözlemleyerek bulabilmeli ve bunun için ne yapabilecekleri aile içerisinde konuşulabilmelidir.
  • Çocuklar elbette yaşadıkları güzellikler kadar sorunlarda yaşayabilirler, çocuk bir sorunla karşılaştığında ebeveynleri olarak çocuğun sorunu tanımasına ve bununla kendisinin de baş edebileceğine inanmasına izin verebilmelidir. Çocuk, sorunu karşısına alabilmeyi öğrenebilmelidir.
  • Çocuklar, ebeveynlerinden gördükleriyle öğrenmelerini sağlarlar. Aileler, problem çözme becerilerini, çocuklarına göstermeye çalışabilir. Çocuklar, problemlerinin üstesinden gelmeye çalışırken, ebeveynlerin gözden kaçırmaması gereken nokta, ‘Çocuklar her zaman ebeveynlerinin arkasında durduklarını bilmeye ihtiyaç duyarlar’. Bu nedenle çocuktan görünmez ama hissedilir desteği esirgememeye özen gösterilmelidir.
  • Çocukları başarısızlıklarla karşılaştıklarında, ebeveyn veya bakım verenleri tarafından bazen tekrar denemeye cesaretlendirebilmeli, bazen de durumu olumsuz haliyle kabul etmelerine yardımcı olunabilmelidir.
  • Çocuklar, duygularını tanıyabiliyor mu? aile içerisinde konuşulabilir. Ailede herhangi bir problem oluştuğunda mutlaka aile üyeleri arasında küçük toplantılar yapılarak, konu hakkında her üyenin duygu ve düşüncesi paylaşılarak, birbirlerinin ne düşündükleri ve hissetiklerinden haberdar olmaları sağlanabilir.
  • Çocuklar, haklı oldukları durumlarda haklılıklarını gerekçeleriyle birlikte duymalı, haksız oldukları durumlarda da yine yapılan hatanın nasıl telafi edilebileceği üzerine ebeveynleri veya güvendikleriyle konuşulabilmelidir.

Öfke Kontrolü

Öfke kontrolü sorunu ile psikolojik destek almak üzere başvuran çok sayıda kişi vardır. Öfke sorunu, öfke nedenleri, öfke terapisi psikolojik yardım arama nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

NEDEN ÖFKELENİRİZ?

Öfke, mutluluk, sevinç, hüzün, üzüntü gibi sağlıklı her insanda bulunması normal bir duygudur. Genellikle, öfkenin de bir duygu olduğu unutulur ve çoğu zaman kişiyi kontrolsüz bırakan, ortaya çıktığında diğer kişileri de olumsuz etkileyen bu duygunun, sadece bir davranış olduğu düşünülür. Yani duygunun öfke, ortaya çıkan davranışlarında öfke duygusunun bir sonucu oluştuğu unutulabilir. Her insan öfke duygusuyla donatılmıştır ve bu duygu zaman zaman yaşanabilir. Yaşanan bu öfkenin dozu, bazen kontrol edilebilir bazen de bireyi kontrolsüz bırakabilir. Yani öfke, kişilerde olumlu veya olumsuz sonuçlara sebep olabilir.

ÖFKELİ  MİSİNİZ?

  • ‘Sinirlenince gözüm kimseyi görmez, herkesi kırar atarım.’
  • ‘Öfke anlarımda elime ne geçerse atarım.’
  • ‘Öfkeli anımda etrafımdaki her yere tekme atarım.’
  • ‘Sinirlendiğim kişilere vurmadan rahatlayamıyorum.’
  • ‘Öfkelendiğim kişilere aşırı yüksek sesle bağırırım.’
  • ‘Öfkeli anlarımda dişleri, yumruğumu sıkarım.’
  • ‘O kadar öfkeli biriyim ki, sinirlendiğimde midem de büyük ağrılar hissediyorum.’

gibi cümleler sarf ediyor veya etrafınızda bu tarz cümleler kuran, davranışlar sergileyen kişiler varsa bir öfke kontrol problemi söz konusu olabilir.

Öfke Nedenleri

Öfke, genellikle kişinin kendisini anlaşılmamış hissetmesi, sevilmediğini hissetmesi, sayılmaması, etrafındaki kişilerce görmezden gelinmesi, duygusal yakınlığa ihtiyaç duyduğumuz kişiler tarafından beklediğimiz değeri görmemek, kabul edilmemek, kısıtlanmak, engellenmiş hissetmek ve buna benzer kişileri kötü hissettirebilen durumlarda ortaya çıkar. Örneğin, öfke problemi için psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanmak isteyen kişilerin çoğunlukla, ihtiyaç ve beklentilerinin karşılanmasında hayal kırıklığı yaşadıkları görülür. Bazı bireylerin etrafındaki kişilerden beklentileri oldukça yüksek veya gerçek dışı olabilir, çevresindeki kişiler bazen bu beklentiyi karşılamakta güçlük yaşadıkları içinde kişi karşılanmayan ihtiyaçları nedeniyle öfkelenebilir. Bu yüzden, kendilerini öfkeli olarak niteleyen bireylerin öfkesinin nedenlerini iyi değerlendirmeleri gerekir. Kendilerini öfkeli bulan, etrafındaki kişiler tarafından öfkeli görülen bireylerin kendilerine ’Neden öfkelenmiş olabilirim?’, ‘Öfkelendiğimi nasıl yansıtıyorum?’ ‘Öfkemi tetikleyen şeyler neler olabilir?’ gibi sorular sorması, bu sorulara cevaplar bulmaya çalışması kendisi için faydalı olabilir.

Öfke duygusu, bireylerin kendisine ait, özel belirlediği sınırlara başkaları tarafından müdahale edilmesini, ihlal edilmesini engeller. Yani zaman zaman öfke, insan için gerekli bir duygudur. Öfkede önemli olan, bu duygunun birey tarafından nasıl şekillerde dışa vurulduğudur. Sağlıklı bir öfke dışa vurumu, öfkelenen kişinin hangi davranış veya davranışlara öfkelendiğini, bunun sonucunda hangi duyguların etkisi altında olduğunu ve diğer kişilerden beklentisinin, asıl ihtiyacının ne olduğunu, anlamlı ve somut şekilde karşı tarafa iletebilmesidir. Bu sayede kişiler, öfkelenen bireyin neye öfkelendiğini ve ne ‘hissettiğini’ anlamaya çalışarak daha dikkatli olmaya çalışabilir. Bu sayede öfkelenen bireyde, sağlıklı bir dille iletmiş olduğu bu duygusunun olumlu geri dönütlerinden faydalanmış olabilecektir.

Genellikle öfkeli bireyler, öfke anlarında veya öfkelerini dile getirirken, karşı taraf üzerinden gitme eğilimindedirler. Yani kendisi öfke duygusunu, karşı tarafın davranışları, duygu ve düşünceleri üzerinden dile getirir. Ancak öfkelenen bireyler, bunu yaparken eleştirel, etiketleyici, yargılayıcı, küçümseyici, baskı altına alan bir dil kullanıyor olabilirler. Bu da bazen karşı tarafında savunmaya geçme ihtimalini doğurabilir. Bu nedenle kişilerarasında telafisi mümkün olmayan öfke problemleri ortaya çıkabilir. Aslında burada yapılması gereken, kişilerin öfke anlarında ‘bencil’ olabilmeleridir. Nasıl mı?

Kişi öfkelendiğini vücudundaki bir takım belirtilerden, kafasından geçen bir takım düşünceler veya kendisini etki altına alan bir takım duyguların esareti altında olmasından anlayabilir. Her bireyin öfkelendiği şeyler farklı olabilir, bunu yansıtma biçimleri farklı olabilir. ‘Öfkelendiğinizi nasıl anlıyorsunuz?’ sorusuna öfkeli bireyler mutlaka ayrıntılarıyla cevap verebilmeli. Öfkelendiğini veya öfkeleneceğini fark eden birey, kendisini hatırlamalı.

  • O anda aklından geçenler kendisinde nelere yol açtı?
  • O anda, gördükleri onu hangi duydu durumu içerisine soktu?
  • O anlarda kendisine denilen hangi sözler onun öfke duygusunu cereyan ettirdi ve bunlar ona ne hissettirdi?
  • Öfkelenmesinin ardında yatan asıl duygu neydi? gibi sorularla kendisini yatıştırabilmeyi öğrenmelidir.

Bu soruları kendisine soran birey, sadece kendisi üzerinden, neye bu kadar sinirlendiği, öfkelendiğini karşısındakine dile getirmeli. Yani karşımızdaki her kimse, hangi davranışı, bu bireyi öfkelendiriyor, duyması sağlanmalı.

Bu soruları kendisine soran birey, öfkesinin aslında bir sonuç duygu olduğunu, asıl hissettiği duygusunun ne olduğunu bulabildikten sonra yine karşıdaki kişi veya kişilere dile getirmeli. Samimi ve gerçek duygularımızdan haberdar olan kişiler, sizi öfkelenmeniz konusunda daha iyi anlamaya çalışacaklardır.

Bu soruları kendisine soran birey aynı zamanda, ‘Ne olsaydı daha az öfkelenip sinirlenebilirdim?’ sorusuna bir cevap bularak, karşısındakilere bu istek ve beklentilerini dile getirmeli. Bu beklentileri bilmekte yine karşımızdaki kişilerin bize karşı daha dikkatli olmalarını sağlayacaktır.

Öfke aslında ikincil yani sonuç bir duygudur. Bu nedenle öfkenizin ardındaki gerçek duygu, düşünceleri bulmak, öfkenin kontrol altına alınabilmesinde çok önemli bir boyuttur. Genellikle bireyler, öfke duygusunun somut etkilerine şahit olmadan, bu duygunun zarar veren yanından şikâyetçi olmazlar. Özellikle öfkesinin nedenlerine dair farkındalık oluşturamayan bireyler için, öfke duygusu somut bir sonuç vermeden de bireylerin ruh sağlı için ciddi tehdit oluşturabilirler. Lütfen, öfke problemlerinizin olduğunu düşünüyor veya birilerinin bu grupta yer aldığına inanıyorsanız doğru bir uzman desteğiyle üstesinden gelinebileceğini unutmayın.

çocuk gelişim

Çocuklarda Cinsel Eğitim

ÇOCUKLARDA CİNSEL EĞİTİM

Çocukta Mahremiyet Eğitimi

Çocukların büyüme sürecinde cinsel eğitim de çocuğun ebeveynleri tarafından verilmesi uygun olan, diğer ihtiyaç duyduğu eğitimler kadar önemlidir. Çocuğun mahremiyet eğitiminin bir parçasıdır. Çocuğun kendisine ait sınırları bilmesi, vücudunun özel bölgelerini tanıması ve bu bölgeleri korumanın onun için ne kadar önemli olduğu, başkalarının kendi oluşturduğu sınırlarına müdahale etmeden onunla nasıl iletişim kurabileceği gibi birçok konu çocuk cinsel eğitiminin konularıdır. Mahremiyet eğitimi yani daha özel adıyla çocuğa verilecek olan cinsel eğitim konuları, toplumlara, kültürlere, inançlara göre değişebilir. Mahremiyetteki alan veya sınırlar,bireylerin içinde bulunduğu kültüre göre belirlenir.

Cinsel Eğitim, çocuğun ruh ve beden sağlığını korur. Bu eğitim, çocuğa bakım veren kişi veya gerekli durumlarda kişilerce de verilebilir. Çocuk, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren, anne ve babası hayatta ise, ebeveynleri tarafından yaşayacağı hayata bir süreye kadar hazırlanır. Çocuğun yaşantısı anne ve babanın süzgecinden geçerek öğrenmeler sağlar. Çünkü ebeveynlerimize sonsuz bir güven duyarız. Bu nedenle mahremiyet eğitimi, cinsel eğitim çocuğun en yakınları, bakım vereni tarafından verilmelidir. Çocuğun, bedeninin dokunulmaz oluşu, özel belirlediği sınırlarının ihlal edilmemesi gerektiği bilinci, ebeveynleri tarafından verilecek olan cinsel eğitimle kazandırılır. Özellikle anneler, bu süreçte oldukça önemli rol almaktadır, babalarda aynı şekilde anneye destek olmalı, gerekli yerlerde çocuğa sınır eğitiminde katkıda bulunmalıdırlar. Eğitim verilirken çocuk korkutulmamalı, özel bölgelerine isim takılmadan, etiketlenmeden, şakalar yapılmadan öğretme sağlanmalıdır. Eğitim sırasında sık sık çocuğun duygu ve düşünceleri kontrol edilerek ilerlenmelidir.

ÇOCUKLARA CİNSEL EĞİTİM NASIL VERİLMELİDİR?

  • Cinsel eğitim, çocuğun 2 yaşını doldurmasından itibaren ebeveynleri veya bakım vereni tarafından verilmeye başlanmalıdır.
  • Bu dönemde çocuğa gelişim dönemine uygun sorumluluklar vererek, planlara katılma ve aile için alınan kararlarda düşüncelerini belirtme, tercih yapma gibi imkânları sunarak çocuğun özgüven gelişimine katkıda bulunulmalıdır.Çünkü öz güveni gelişemeyen çocuk, yetişkinlerden çekindiğinden dolayı her denileni,her istenileni yapan çocuklar ‘Hayır diyemeyen çocuk’ ,ileride hayır diyemeyen yetişkin olabilir. Mahremiyeti ihlal edildiği zaman da kendini koruyamayabilir.
  • Çocuğunuzun veya bir başkasının çocuklarını severken, sevginizi dudaktan öpme ve çocuğun mahrem saydığı, özel bölgelerinin sevilmesi dışında davranışlarla göstermeye dikkat edebilirsiniz. Çünkü çocuk, çevresindekilerin bu davranışlarının tekrarıyla, korunması gereken bölgeler bilincini oluşturamayabilir.
  • Çocuğun yaşadığı ortamda, evinde çocuğa ait özel bir mekânın bulunması, mekanını kendi istediği düzen, sınır ve kurallarla düzenlemesi sağlanabilir. Bu ayrıcalık, çocuğa aidiyet ve mülkiyet duygusu verme ve çocuğun benlik duygusunun gelişimi açısından oldukça büyük katkılar sağlar. Unutmamak gerekir ki, çocuklarında bazen yalnız kalmaya ihtiyaçları olabilir.
  • Çocuğun iyi dokunma-kötü dokunma ve ikisi arasındaki farkı ayırt etmesi sağlanmalıdır. Çocuğa vücudunun özel bölgeleri tanıtılmalı, öğretilmelidir. Çocuğa özel bölgelerinin gelişimi,onu ileride nelerin beklediği ile ilgili de ayrıntılı bilgi verilmelidir. Aileler genellikle ‘özel bölge’ demek yerine ‘mahrem bölge’ demeyi tercih ediyorlar. Daha somut, açıklanabilir olması açısından cinsel eğitimde ‘özel bölge’ kullanılabilir. Aileler dokunuşları öğretirken, çocuk üzerinde (yine sınırların önemini göstererek)veya bir kız-erkek bebek üzerinden öğretebilirler. Çocuk, izin vermediği sürece anne ve babası da dahil olmak üzere kimse ona dokunmamalıdır. İstenmeyen dokunuşlar bir sınır ihlalidir, bu bilinç çocuğa kazandırılmalıdır.
  • Çocuk kendisine dokunulduğunda hangi duygusu onu kötü, hangi duygusu iyi hissettiriyor bilir ancak ifade etmekte güçlük yaşar. Bu nedenle ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte, çocuğun duygularını tanıması üzerinden de paylaşımda bulunmaları önemli katkılar sağlar. Çocuğa, kendisini olumsuz duygu durumu içinde bulduğu her anı aileleriyle paylaşabileceğine dair güven verilmelidir.
  • Çocuk 6 yaşından itibaren kişisel bakımını kendisi yapabilir. Çocuk, ihtiyaç duyduğu her zaman ebeveynlerinden bu konularda yardım isteyeceğinden de emin olmalıdır. Bu nedenle destekleyici bir tutum sergilemek, çocuğun öz bakımını kendisi sağlayabileceğine inanması açısından önemlidir.