Kategori: <span>Psikoloji</span>

Dans ve Hareket Terapisi

Dans ve Hareket Terapisi

Dans ve Hareket Terapisi

Dans ve Hareket terapisi psişik sağaltımı beden ile zihin ve ilişkiler arasında bağ kurarak ve dans ve hareketin yaratıcı ifadeye yönelik elemanlarını kullanarak gerçekleştirmeyi esas alan bir yaratıcı sanat terapisi yöntemidir.

Dans ve Hareket Terapisi

Dans ve Hareket Terapisi Atölyemize katılım ücretisizdir.

Dans ve Hareket Terapisi Atölye çalışmasına ücretsiz katılım için bize ulaşabilirsiniz.

Kimlik gelişiminde beden algısı önemlidir. Birçok kuramcı beden ve bedenin analizi ile çalışmıştır. Freud egoya beden egosu demiştir. Wilhelm Reich da beden ile çalışmış bir terapisttir. Ketlenen duygu ve güdülerin kas ve iskelet sisteminde gerilimlere ve katılaşmalara yol açtığını ve bunun da beden de bir zırh görevi gördüğünü ifade eder. Buna beden zırhı der ve psikoterapinin amacının o zırhta bir delik açarak kişinin stres noktalarını keşfetmesini ve zayıf organını yani stresör görevi yapan organı keşfetmesini amaçlar.

Carl Gustav Jung da bedenin yaratıcı potansiyelini analiz sürecine dahil etmiştir ve bilinçaltına ulaşmak için bedenin bir araç olarak kullanılabileceğini ilk olarak Jung söylemiştir. Aktif imgelem bilinçaltı imge ve duyguların sanatsal ifade ile harekete geçirilmesi ve incelenmesini esas alır. Psikotik hastaların anlamsız görülen davranışları ile travmatik yaşantıları arasında bağ kurmuştur.

Winnicott’ın modern terapistleri etkilemiş çalışmaları vardır. Beden egosunun bedensel deneyimlerden oluştuğunu ifade etmiştir. Bebekler, kucaklanma ve birisi tarafından tutulma ile derisinin ne olduğunu öğrenirler. Deri de sınır duygusunu geliştirir. Bu da ben ile ben olmayan arasındaki durumu tanımlar.

“Kendimize ait bir ritmimiz yoksa başkalarıyla da bozuk bir ritim tutturuyoruz. Kendimizle bağ kurmak, ötekiyle bağ kurmak ve sonra toplulukla bağ kurmak… kolektif ritme ulaşmak..”

Dans ve Hareket Terapisinde Kullanılan Etkinlikler

  1. Resim Çalışması: İkişerli alt gruplarla çalışılır. 2 ayrı resim yapılır, danışanlar arka plandaki müzikteki enstrümanları seçerler, genelde 2 enstrümanlı müzik kullanılır. 2 ayrı müziğe göre kağıt üzerindeki ilişkiler incelenir. Müzik neyi değiştirdi, çağrışımları neler? Sınır var mı? Varsa ve bu sınır aşıldıysa nasıl hissettirdi? gibi sorular üzerinden paylaşım yapılır.
  1. Heykel çalışması: Grup ikiye ayrılır, 1.grup heykeltraş olur, diğerleri malzeme. Heykeltraş malzemeye bir form verir ve ona bir isim verir (heykelin kulağına söyler). Tüm bireyler tamamladığında, heykeller sergilenir ve diğerleri ismini bulmaya çalışır. Bulunan heykel rolden çıkar. Heykeltraş malzemesini tanıyor mu? Malzeme istemediği forma girdi mi? Nasıl hissettirdi gibi sorular üzerinden paylaşım yapılır.
  1. Duyguda kalma: Güney Amerika’da devrim sırasında bir psikoloğun hapishanede geliştirdiği bir tekniktir. Kişi donar ve heykel olur. Diğer kişi ona sarılır ve donar. Sarılınan çözülür ve başka bir heykele sarılır ve donar. Burada çözülen ayrılırken diğeri onun formunu korur. Hapishane de yalnızlıkla bu şekilde mücadele ederler, günde 1 saat açık alanda etkileşime izin verilen mahkumlar ayrılırken birbirlerine sarılarak diğerinin formunu koruyarak hücresine gider ve yalnızlıkla bu şekilde mücadele ederler.
  1. Lead and follow: İkili çalışma, ısınmada çok kullanılan bir tekniktir bazen tüm seansı da kaplayabilir. Bir kişi lead rolünde diğeri follow rolünde olur. Yan yana, önlü ve arkalı yürüme, gözler açık kapalı yürüme şeklinde ilerlenir. (Kapalı ileri gruplarda çalışılır). Rol değişimi yapılır. Hangi rol iyi geldi, hangisinde zorlandı, çağrışımları neler gibi sorularla paylaşıma geçilir.
  1. Süreç içinde grubun ihtiyacına göre başka tekniklerle de çalışılabilir.

Sanatın Psikoterapide Kullanımı

  • Psikoterapi; yaşamsal sorunların değişik kuramsal temellerden yola çıkılarak konuşma, çağrışım, imgelem, canlandırma veya sanat yöntemleri ile çözümlenmesidir.
  • Sanatın yönü içten dışa doğrudur, iç materyal aktarılır. Psikoterapi ise iç yaşama ulaşmayı hedefler, bu yönüyle sanat ve psikoterapi ortaktır. Psikoterapide sanat bir amaç değil, bir araç olarak kullanılır.
  • Öfke yaratan yaşantılar içe atılır ve bu yaşantılar kümülatif olarak biriktirilir. Benimsenip kabullenilen yaşantılar ise içe alınır. İçe atılmış yaşantılar sanatta içeriği, içe alınmış yaşantılar ise sanatta biçimi oluşturur.
  • İçe atılmış yaşantılar ise ifade edilmezlerse bireyin ruh sağlığı risk altındadır.

“Sanat ve bilim paranın iki yüzü gibidir. Sanat disiplinle yürütülen bir tutku, bilim ise tutkuyla sürdürülen bir disiplindir.”

Arthur M. Sockher

Ruminasyon nedir

Ruminasyon nedir sürekli olarak tekrar eden düşünceler, aynı konuları hafızadan geçirmek yorucu olabilmektedir. Günlük hayatınızda, rutin aktivitelerinizde odaklanamadan farklı yaşadığınız durumları düşünüyorsanız bu rahatsız edici olabilmektedir. En basit örneği yemek yerken yemek dışında geçmişte yaşadığınız bir anı düşünüp ve bundan kurtulamama gibi durum içerisindeyseniz uzmanlardan destek alabilirsiniz.

Ruminasyon nedir

Geri bildirimlere bakıldığı zaman hafızanız ile soru cevap yaptırdığı görülmektedir. Geçmişte olan konuları düşünüp acaba farklı mı davransaydım? Acaba yanlış mı yaptım? Keşke şöyle deseydim.. bu soruların, bu cevapların, bu söylemlerin ardı arkası kesilmiyor ise ruminasyon tanımı yapılabilmektedir. Problemler ile başa çıkmak zihin içerisinde başlar ve günlük hayatınıza yansıtarak sonuçlanır. Ancak kafanızda kurduğunuz sürekli olarak düşündüğünüz konular tekrar ediyor ise yaşamınızı da etkiler. Depresif ve yorgun tavır sergilemeniz kaçınılmaz olmaktadır.

Aşırı düşünme

Duygusal bozukluk, obsesif duygu durumu, yeme bozukluğu, aileden gelen psikolojik travmalar aşırı düşünmeye sebebiyet verebilmektedir. Kişinin yaşadığı sağlık problemleri de sıkça karşılaştığımız durumlar içerisindedir. Durumu kontrol altına almak kolay görünse de bazen tek başına yeterli olmayabilir. Uzman psikologlar tarafından analiz edilmesi, durum değerlendirme ve tedavi uygulama başarılı sonuçlar vermektedir.

Olumsuz olan, kötü yaşadığınız olayları tekrar hatırlatmak, üzerine kafa yormak oldukça stresli bir durumdur. Ne zaman ki bu sorunu sıkça yaşadığınızı farkederseniz tedavi ve destek almanız önerilmektedir. Aşamadığınız, yürürken, arkadaş ortamında sohbet ederken sürekli zihninizde canlandırıp düşündüğünüz konuları alanında uzman psikologlara anlatarak çözüm üretebilirsiniz.

Ruminasyon, zihinde geviş getirme anlamı da taşır. Yukarda belirttiğimiz üzere yaşanılan senaryolar mümkündür. Psiko Aktif web sayfasında konu ile ilgili görüş ve destek alabileceğiniz iletişim numaraları yer almaktadır. Fikir alışverişi yapabilir, seanslar ile ruminasyondan kurtulabilirsiniz.

Diğer yazımız olan gece uyuyamama neden olur başlığına da göz atarak okuyabilirsiniz.

Gece uyuyamama neden olur

Gece uyuyamama neden olur? Gece uyku problemi çekiyorsanız bu içeriğimiz sizlere rehber niteliğinde olacaktır. Günümüzde birçok kişi gece uyuyamama sorunları yaşamaktadır.  Bu durum stres başta olmak üzere birçok sebepten dolayı meydana gelmektedir. Sizlerde belirli dönemlerde uyku problemleri yaşıyorsanız bu sorununuzun ana kaynağını bulmanız gerekebilir. Kısa süreli uyku bozukluklarının aşırı zararı bulunmasa da uzun süreli uyku problemleri başta kalp krizi tetiklemesi olmak üzere birçok sağlık problemi yaratmaktadır.

NE KADAR SÜRE UYUMAK NORMAL?

İnsanların uyku süreli yaşadıkları hayata göre şekillenmektedir. Normal bir işte çalışan bir bireye günlük 7 – 8 saat uyku yeterli gelebileceği gibi, stresli ve yorucu bir işte çalışan  bireylerin uyku süreleri çok daha fazla olabilmektedir. Yapılan araştırmalara göre toplumun yaklaşık %5’lik kısmı 5 saat, Toplumun diğer %5’lik kısmı ise günde 9-10 saat uyumaktadır. Gecelik uyku sürenizi hesaplamanın en basit yolu bedeninizle iletişime geçmektir. Yataktan kalkarken zorlanmadığınız uyku süreleri sizler için en ideal uyku süresidir.

GECE UYUYAMAMA NEDEN OLUR?

Gece uyuyamama neden olur sorusunun en basit cevabı strestir. Stresli bir dönemden geçiyorsanız uyku zorluğu ile karşı karşıya kalabilirsiniz.  Uykusuzluk problemi yaşadığınızı fark ettiğinizde ve bu problemi araştırmaya başladığınızda çok daha fazla uykusuzluk çekebilirsiniz. Uyku problemi yaşadığını tespit eden bireyler tespit sonrası, yatak odalarında girdikleri anda uyuyamama korkusu ile karşı karşıya kalırlar. Bu durumda çok daha fazla uykusuzluk çekmesine neden olur.

UYKU PROBLEMİ NASIL ÇÖZÜLÜR

Uyku problemini çözmek için yapmanız gerekenler basitten karmaşık yöntemlere göre devam etmektedir. Gece uyumama nedenlerini aşmak için ilk olarak yaşam tarzınız üzerinde basit değişikler yapabilirsiniz. Sağlıklı bir yaşam tarzı sayesinde geceleri huzurla uyuyabilirsiniz. Bu süreç içerisinde dengeli beslenme, kötü alışkanlıklar uzak durma gibi düzenlemeler yapabilirsiniz.

Uyku problemlerinde etki eden bir diğer faktör ise “uyku hijyeni” faktörüdür.  İdeal bir uyku hijyeni için vücudunuzun kat saat uykuya ihtiyacı olacağı, kaçta yatıp kaçta kalkacağınızı belirlemeniz gerekmektedir.

Uyku sorunlarının tedavi edebilmesi için sorunun altında yatan nedenlerin psikolojik açıdan tedavi edilmesi gerekmektedir. Son olarak bu tür durumlarda ruh sağlığı uzmanında destek almak oldukça önemlidir.

Süperego Nedir

Süperego nedir ? Ego ile süperego arasındaki farklara değindiğimiz bu içeriğimizi okuyarak ayrıntılı bilgilere erişebilirsiniz. İzmir psikolog arayışı ile başvuran binlerce bireye ve aileye terapi hizmeti vermiş bulunuyoruz. İzmir’de en çok tavsiye edilen psikologlarımız psikolojik sorunlar için bireysel terapi ve aile-evlilik sorunları için çift-aile terapisi alanında yüz yüze terapi ve online terapi vermeye devam ediyor. Sizlerde terapilerimizi inceleyebilir ve bizlere danışabilirsiniz.

Şimdi Üstbenlik olarak da bilinen Süperego kavramının tanımına geçiyoruz.

Süperego (üstbenlik) Nedir?

Üstbenlik olarak da bilinen Süperego bir kişinin psikoloji anlamında en yüksek mercisidir. Süperego benliğe karşı olarak yargıçlık veya denetleyici bir rol oynar. Freud bütün eserlerinde Süperego kavramını bütün ahlaksal kısıtlamaların temsilcisi olarak tanımlamıştır. Aynı tanımlamaların içerisinde mükemmellik yolunda verilen çabaların da savunucusu olarak tanımlamıştır. Süperego bilincimiz dışında etkinliğini sürdürmektedir.

Üstbenlik zamanla egonun bir parçası olarak değerlemeye ve toplumsallaşmaya evrimleşmektedir. Gerçekleşen bu evrim finalinde oluşan duruma üstbenlik (süpergo) adı verilmektedir.

Çocuklar dünyaya geldiklerinde bilinç altlarında günah, ayıp, saygı gibi kavramlara hâkim değillerdir. İnsanların yaşamını haz duygusu yönetmektedir. Bebekler büyüyüp haz ilkesi ile karşı karşı gelip, bu duyguyu geliştirdiğinde ebeveynleri tarafından uygunsuz sosyal davranışlar sergilediğinde ceza alır.

Bir çocuk yaramazlık yaptığında, ebeveynlerinin davranışlarını duyacağını, göreceğini ve cezalandırılacağını düşünerek eylemlerinden korkar. Çocuk biraz daha büyüdüğünde, ebeveynleri yokken bile yaramazlık yapmayı otomatik olarak durduracaktır. Çünkü anne babası artık ondan başkası değildir, olmamaktadır. Ebeveynler artık içselleştirilmiş ve çocuğun zihninin bir parçası haline gelmiştir. Nereye giderse gitsin, ebeveynleri aklında onunla birliktedir. Yargı sistemi dediğimiz süperegonun insan hayatındaki tezahürü “suçluluk”tur.

Çocuklukta gördüğümüz korku ve utanç, süperego gelişiminin belirtileridir. Süperego, bilinçsiz ve bilinçli süreçleri içerir. Vicdan, süperegonun bilinçli kısmında yer alır.

Ego, süperegonun (kısıtlamalar, yasaklar) ve id’in (haz ilkesi) baskısı altında uygun çözümler arar.

Psikoaktif 2002 yılından bu yana hizmet vermektedir. Terapi ve danışmanlık hizmetlerine ek olarak, pratikten gelen birikimleriyle düzenlediği psikologlara, danışmanlara, diğer ruh sağlığı ve kişisel gelişim uzmanlarına yönelik eğitimler de bünyesindeki hizmetler arasındadır. Eğitimlerimize göz atmayı unutmayınız.

Dikkatinizi çekebilir: Sosyal anksiyete nedir ?

Peter Pan sendromu nedir

Peter pan sendromu nedir ? sendromun nedenlerini öğrenmek istiyorsanız bu içeriğimiz tam da sizlere göre. Peter Pan Sendromunun hem dezavantajları hem de olumlu etkileri olabilir. Birey için, hayata daha eğlenceli bir bakış açısına sahip olmak, uzun vadeli zihinsel sağlığı iyileştirmeye ve düşük stres seviyelerini azaltmaya veya sürdürmeye yardımcı olabilir. Eşleri, arkadaşları veya aileleri, daha spontane yaşamaya, hayattaki küçük şeylerden zevk almaya ve hatta şeylerin daha eğlenceli tarafına odaklanmak için stres ve endişeleri bir tarafa nasıl atacakları konusunda kendilerine ilham verildiğini veya teşvik edildiğini görebilir.

Peter Pan Sendromu Nedir ?

Peter Pan Sendromu, tahmin edebileceğiniz gibi, bir yetişkinin olgunlaşmak ve kendi yaşındaki birinin sorumluluklarını üstlenmek istememesidir. Tüm bunlarla birlikte Peter Pan Sendromu bir psikoloji sendromudur ve Peter Pan Sendromunun kendini gösterme şekli kişiden kişiye değişebilir. Bununla birlikte, tipik hasta, yetişkin yaşamına girmek istemeyen biridir ( genellikle bir erkek) . Çalışamazlar, sorumluluk alamazlar ve çevrelerindeki herkesin yaşam tarzlarını desteklemesini isterler.

Peter Pan Sendromu Belirtileri 

Peter Pan Sendromu herkesi etkileyebilirken, erkeklerde daha sık görülme olasılığı daha yüksektir. Aile ve romantik ilişkileri, çalışma ilişkilerini ve hayata karşı tutumları etkileyen ortak özellikler ve dikkat etmeniz gereken uyarı işaretleri vardır. Belirtiler aşağıda listelenmiştir.

Peter Pan Sendromu davranışsal belirtileri 

Bu sendroma sahip kişilerin belirtileri aşağıdakileri içerebilir, ancak bunlarla sınırlı değildir:

  • Nasıl göründüklerine, kişisel refahlarına veya özgüven eksikliğine aşırı ilgi duyabilirler.
  • Hesaplamadan para harcamak veya kişisel mali durumlarını takip etmekte güçlük çekmek.
  • Çaresiz bir kişilik olarak dünyada başarılı olamayacaklar hissine kapılmak.
  • Genel güvenilmezlik veya ‘dökülme’ kalıpları. Bu, stresli durumlara duygusal patlamalarla tepki vermeyi içerebilir.
  • Kişisel sorumluluk eksikliği (örneğin, yanlış giden şeyler için başkalarını suçlamak veya mazeret bulmak gibi).
  • Kişisel gelişime veya gelişmeye çok az ilgi duymak veya hiç ilgi duymamak.
  • Olumsuz geribildirim veya değerlendirme alma korkusu yaşamak.
  • Başkalarını beklemek, onlarla ilgilenecek veya onlar için bir şeyler yapacaktır.
  • Sorumluluklardan veya zor duygulardan kaçmak için madde kullanmaya yatkın olmak.

Peter Pan Sendromlu kişilerin genellikle davranışlarının bir sorun olduğunu düşünmediğini belirtmek önemlidir. Davranışlarının farkında olmayabilirler veya onları sorunlu olmaktan çok ‘normal’ olarak görebilirler.

Kanserde Psikolojik Destek

Yalnızlık

“Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.” şeklinde tarif edilmiş yalnızlık..

Literatüre göre yalnızlık açıklanması ve tarif edilmesi oldukça karmaşık bir terimdir. Bu noktada literatür tarandığı zaman karşımıza çeşitli tanımlamalar çıkmaktadır. “Peplau ve Perlman (1982), yalnızlığın bireyin arzuladığıyla gerçek ilişkileri arasındaki farktan kaynaklandığını belirtir. Younger ise yalnızlığı başkalarına duyulan özleme karşın tek başına olma hissi olarak ifade eder. O’na göre yalnız, yalnızlık duygusunu amaçsızlık ve sıkıcı bir durum olarak deneyimler ve bu durum insana amaçsız ve faydasız olduğu hissini verir (Younger, 1995: 59). Weiss (1973) ise yalnızlığın, ayrılmanın tehlikelerinden korumak için bireyde olumsuz bir duygu ortamı yarattığını ve böylece yakınlığı arttırıcı bir mekanizma işlevi gördüğünü belirtir.”

Günlük hayatta ise yalnızlık “bir karpuz alamamak tek başına, yıllarca gidip gelip pazara oraya buraya tek bir karpuzu alıp da eve getirememek, tek başıma bitirememek, güldüğünde yanındakine dönüp ya nasıldı komik miydi diye soramamaktır yalnızlık, paylaşamamak, anlatamamak. Tek başına oturmaktır yalnızlık, bir başına, bir başına oturup öyle boşluğa bakmaktır yalnızlık.”

İnsanlık tarihinden beri insanoğlunun gündemlerinden biridir yalnızlık. Bu his bazen kalabalıklar arasında hissedilirken bazen fiziksel olarak çevrede kimse olmadığında da hissedilir. Bazen de bu hisse ihtiyacımız olur, yalnız kalmak isteriz. Bu hissi tanıyoruz hem de çok yakından. Anne karnında sarmalandığımız günlerden sonra dünyaya geldiğimizde yalnızızdır aslında, yalnız ve muhtaç. Yalnız kaldığında hayatta kalamaz bebek, o yüzden yalnızlık korkunçtur bir deneyimdir onun için. Bir bakım verene mutlak ihtiyacı verdir belli bir süre. Yalnızlık = Ölüm denklemi insan zihnin derinlerine o günlerden işlenir, hayatımızın geri kalanında bu kaygıyla yaşarız. Ya yalnız kalırsam ?

Her ne kadar kaçmaya çalışsak da bu derin duygudan, her bir ayrılık bize o ilk günkü korkuyu hatırlatır.   O yüzdendir belki ayrılıkların bu kadar yaralayıcı olması.

En nihayetinde insan sosyal bir varlıktır, kendini bildi bileli topluluklar halinde yaşamıştır. Yalnızlıktan sürekli kaçmaya çalışmasının sebeplerinden bir de budur, toplum içinde var olmak isteri insan. Bu toplulukların içinde kendini anlaşılmış, işe yarar ve amaçlı hisseder. Eğer kendisini anlaşılmamış, amaçsız, işe yaramaz hissederse kendi kabuğuna çekilir ve yalnız kalır. Kısır bir döngüye giren insan, anlaşılmadığını hissettiğinden dolayı çevresinde kimseyi istemez, çevresinde kimseyi istemediği için de artık anlaşılamayacaktır. Bu bataklık onu yiyip bitirir.

Yalnızlığı yordayan birçok etmen varken bunlardan önemli bir tanesi yaştır. Yalnızlık ergenlerde ve yaşlılarda daha fazla hissedilir. Yaşlılarda bunun nedeni yaşlıların bakıma ihtiyaç duyması, çocuklarının evden ayrılmış olmaları, eşinin veya arkadaşlarının ölmüş olabileceğidir. Bununla birlikte bahsettiğimiz emeklilikle beraber ortaya çıkan işe yaramıyorum hissi de yaşlıların yalnızlık hissini arttıran bir faktör denilebilir.

“Yalnızlık insanı hassaslaştırır. Hassas olan insan daha fazla görür, daha fazla duyar, daha fazla incinir. Yalnızlık insanın ruhsal bağışıklık sistemini de zayıflatır. Bu konudaki bazı çalışmalarda yalnızlığın fiziki ve ruhsal sağlığı bozabileceği hatta aşırı yalnızlığın ölüme bile yol açabileceği belirtilmiştir.”

Yalnızlığın ruhsal bozuklukla alakalı olduğuna ilişkin fikirler ise oldukça fazladır (Jackson and Cochran 1991, Barron 1994, Foxall 1994). Örneğin, yalnızlıkla depresyonun birbirleriyle korelasyon içinde olduğu söylenmektedir. Harowitz ve arkadaşları, yalnız bir kişinin, depresif olarak tanımlanma olasılığının, %45, depresif bir kişinin yalnız tanımlanma olasılığının ise %29 olduğunu göstermiştir (Çorapçıoğlu, 1998: 23). Yalnızlık, ben kimliğini düzenleyen, ait olma duygusunu erittiği için, ruh sağlığına zararlıdır. Zack tarafından yapılan bir çalışmada, yalnızlığın mutsuzluk, keder, korku, öfke gibi duygulara ve yerinde duramama, başkalarına düşmanlık gibi davranışlara neden olduğu belirtilmiştir (Çorapçıoğlu, 1998: 23).

Tarifi zor, hissi çok ağır olsa da yalnızlık o veya bu şekilde, az veya çok hep hayatımızda olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bazen bizi metrobüste yakalayacaktır bizi, bazen kafamızı yastığa koyduğumuzda.

Kaynakça:

http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt17/sayi1/237-260.pdf

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219978

Ebeveyn Tutumları

Ebeveyn Olma ve Çocuk Yetiştirme Tutumları

Çocukların dünyaya geldikleri aile tiplerinin onların gelişimini etkisi yadsınamaz bir gerçektir. İçinde bulundukları aile onların kişilik gelişimlerini, toplumsal davranışlarını şekillendirme de önemli bir yere sahiptir.

Peki, çocuklarını hayatını bu kadar etkileyen “aile” kavramı aslında nedir? Aile; birbirleriyle kan, evlilik veya evlatlık bağı olan, aynı çatı altında yaşayan ve sosyal ekonomik bir birim oluşturan toplumun en küçük birimidir. Ülkemizde birden fazla aile tipi görülmektedir. Bunlardan ilki anne, baba ve çocuklardan oluşan “çekirdek aile”dir. Diğeri ise çekirdek aileye ek olarak büyük anneler ve büyük babalar, amcalar, dayılar ve onların çocuklarının da birlikte yaşadığı “geniş aile”dir.

Çocukların içinde bulundukları ailenin tutumları onların kişilik gelişimlerine olumlu katkı sağlamalı ve onların sağlıklı bir birey olmasını amaçlamalıdır. Aile tutumlarında anne babanın kişilik özellikleri, geçmiş yaşantıları, yetiştikleri çevre, sosyo-kültürel yapı gibi faktörler etkilidir. Her ailenin kendi yetiştirme tarzı olsa da 9 temel ebeveyn olma tarzından söz edebiliriz.

1.Otoriter ebeveyn; çocuğun eğitiminde kontrol ve disiplinin ön planda olduğu, katı ve cezalandırıcı tarzı benimseyen ebeveyn türüdür. Bu tür ebeveynler genelde çocuklarının onların koyduğu kurallara kesin ve net bir şekilde boyun eğmesini bekler ve buna uyulmadığında bazı yaptırımlarda bulunurlar. (Bu evde yaşıyorsan ben ne diyorsam o!) Bu tarzla yetişen çocukların çevreye güven duymakta zorlandığı, özgüvenlerini yitirdiği ve daha bağımlı kişiler oldukları gözlenmektedir. Çocuk ve ebeveyn arasındaki ilişki kurallar üzerinden düzenlenmektedir. Karşılıklı iletişim yerine ebeveynin söz sahibi olduğu, sıcaklıktan uzak bir iletişim türü içerir. Otoriter anneye, otoriter babaya ya da hem otoriter anne hem otoriter babaya sahip çocuklar kendi başlarını işlerini halledememe, başkalarının etkisi altına kolayca girme gibi özellikler göstermenin yanında kararsızlık, tedirginlik gibi duyguları da yoğun olarak yaşarlar.  Otoriter tarzda yetişen kişiler yaratıcı olmak yerine kurallara uyan ve sınırların dışına çıkmayı tercih ederler.

2.İhmal eden ebeveyn; çocuğun ihtiyaçlarını önemsenmediği, görmezden gelindiği ebeveyn tarzıdır. Bu tarz ebeveynlerle yetişen çocukların genellikle bakımsız oldukları ve sağlık sorunlarına sahip olduklarını görülmektedir. İhmalin boyutuna göre bu çocuklarda gelişimsel gerilikler ve dil gelişiminde geriliklerden de söz edebiliriz. İhmalkar ebeveyne sahip bireylerin yetişkinliklerinde başarısız oldukları, kendilerine dönük ve sosyal ortamlardan kaçınma eğilimi gösterdikleri çeşitli araştırmalarda görülmüştür.

3.Aşırı hoşgörülü ebeveyn; çocuğun tek söz sahibi olduğu ebeveynlik tarzıdır. Çocuğun istekleri ve arzuları merkezdedir ve mantıksız olsa da gerçekleştirilir. Hatalı davranışlar hoşgörüyle karşılanıp kabul görür fakat nadiren de olsa disiplin uygulanabilir. Bu ailede yetişen çocuklar bir yandan ben merkezci, bencil, aşırı sevgi bekleyen, kural tanımayan bireyler haline gelirken diğer yandan daha az sorumluluk alan, doğruyu yanlışı ayırt etmekte zorlanan, daha bağımlı bireyler olurlar.

4.Tutursız ebeveyn; otoriter ebeveyn ve aşırı hoşgörülü ebeveyn olma arasında dengenin bulunamadığı ebeveynlik tarzıdır. Ebeveynlerden birinin onayladığı davranışın diğerinin onaylamaması çocuğun hangi davranışın doğru ya da yanlış olduğunu anlamasına engel olur. Ebeveynler arasındaki bu tutarsızlık çocuk da dengesizliğe yol açar. Bu tarzla yetişen çocuk dış dünyaya karşı güvensiz, ilişkilerinde tutarsız olabilir. Aynı zamanda bu çocuklar bu tutarsızlığın yarattığı karmaşadan dolayı aşırı isyankar ya da boyun eğici olabilirler.

5.Aşırı koruyucu ebeveyn; çocukların sürekli kontrol altında tutulduğu, sürekli ilgi ve alaka gösterildiği ebeveynlik tarzıdır. Bu ebeveynler çocuklarını adeta fanusta yaşatırmışçasına onların dışarı çıkmasını dahi istemezler, sürekli başlarına bir şey geleceği endişesi taşırlar. Çocuğun yerine görevlerini anne babasının yapar ve onun kendi deneyimlerini kazanma imkanı genellikle verilmez. Bu tutumla yetişen çocuklar kendi kararlarını alamayan, aileye aşırı bağımlı, yetişkinlikte eşinden de aynı şeyleri onun için yapmasını bekleyen bireyler haline gelirler.

6.Mükemmeliyetçi ebeveyn; çocukları için hedefleri olan ve onların sürekli bunları ulaşmasını bekleyen ebeveynlik tarzdır. Bu hedefler genellikle ebeveynlerin kendi ulaşamadıkları hedeflerdir. Çoğunlukla ebeveynler bu hedefleri koyarken çocuklarının potansiyellerini göz önünde bulundurmazlar ve çocukların hata yapmalarına izin verilmez. Bu tutumla yetişen çocuklar kendilerini sürekli başarmak zorunda hissettikleri için başaramadıklarında hayal kırıklığı yaşarlar, Çoğu zaman kendilerini beceriksiz ve işe yaramaz olarak nitelerler.

7.Demokratik ebeveyn; hem ebeveynlerin hem de çocuğun söz sahibi olduğu ebeveynlik tarzıdır. Çocuk bu tarz ailelerde düşüncelerini dile getirebilir ve ortak fikir paylaşımına açıktır. Çocuğa konulan kurallar ve nedenleri çocukla açıkça konuşulur ve bu konuda çocuğunda düşüncelerini belirtmesine olanak sağlanır. Gereken durumlarda ödüller ve cezalar da kullanılsa genel olarak sıcak bir iletişim vardır. Ebeveynler ger çocuğun kendi özgü yanları olduğunu bilir ve gelişmesi için çocuğa bir alan bırakırlar. Kendi kararını kendi verebilen, düşüncelerini özgürce ifade edebilen, sosyal ve arkadaş canlısı, yaratıcı, sorumluluk sahibi bireyler genellikle bu tarzla yetiştirilmektedir.

Tüm bunları birlikte değerlendirecek olursak çocuğun gelişimi için en faydalı tarzın demokratik ebeveyn oluğunu söyleyebiliriz. Çocukların hem fiziksel hem de ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olabilmesi için onların kendi kaynaklarının farkına varmasını sağlamalı ve gelişimlerini destekleyici bir tutum içerisinde olmalıyız.  Onların potansiyellerinin farkında olmalı ve düzeylerine uygun kurallar koymalıyız. Karar verme yetisini kazanmaları için gerekli ortamları oluşturmalı ve onlara bu fırsatı vermeliyiz. Unutmayın geleceğin ebeveynlerini bugün sizin yetiştirdiğiniz çocuklar oluşturacak.

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

Çocuklara Tuvalet Alışkanlığı Kazandırma

Çocuklar dünyaya geldikleri günden itibaren gün gün, ay ay farklı düzeylerde gelişimler göstermeye başlarlar. İki aylık bir çocuğun gelişim özellikleriyle, beş aylık çocuğun gelişim özellikleri birbirinden elbette ki farklıdır. İlk başlar da bakım verene olan ihtiyaçları giderek azalmaya başlar. Zamanla yardımsız ayakta durabilme, ilk adımları atma, kendi yemeğini yeme gibi basamakları geçerler. Bu basamakların arasında biri var ki belki de annelerin en çok nasıl yapabilirim diye düşündükleri konu: Tuvalet eğitimi.

Tuvalet eğitimi çocuğun büyüme süreceğinde karşılaşacağı önemli eğitimlerden biridir. Doğru zamanda ve doğru şekilde yapılmasının çocuğun kişilik gelişiminde etkisi büyüktür. Tuvalet eğitimine başlamadan önce dikkat edilmesi gereken en önemli konu çocuğun biyolojik olarak buna hazır olmasıdır. Kas gelişimi yaklaşık 18.-24. Aylarında tamamlandığı için bu aylardan önce başlamak bazı çocuklar için zorlayıcı olabilir. Yanlış zamanlamayla başlamak hem çok için yıpratıcı hem de anne için gereksiz bir çaba haline gelebilir. Bu yüzden çocuğun biyolojik olarak hazır olduğu zamanda başlamak daha faydalı olacaktır. Biyolojik olarak hazır olan çocuğumuz için bir sonraki adımsa çocuğun psikolojik olarak hazır olmasını sağlamaktır. Bu konuda onunla onun hoşlandığı dil ve tarzda bir iletişimi yöntemi seçmek bu süreci kolaylaştıracaktır. Eğer bu konu da aceleci ve baskıcı bir tutum izlenirse bu anne çocuk ilişkisini yıpratabilir bu da daha en başından bu eğitimi zora sokabilir. Çocuk eğitiminin hiçbir yerinde korku ve baskıya yer olmamalıdır. Korkunun olduğu yerde çocuklarda ilkel beyin devreye girer ve savunma pozisyonu alır, öğrenme yollarını kapatır.

Tuvalet eğitimi hem anne hem de çocuk için sabır gerektiren bir süreçtir. Çocuğun bu eğitimini dar vakitlere sıkıştırıp onlardan hemen öğrenmelerini beklememek gerekir. Eğitim yavaş yavaş olan bir süreçtir ve annenin burada eğitimi kolaylaştırıcı bazı adımlar atması gerekebilir. Örneğin; ufak kazalara rağmen çocuğun bezsiz gezmesini sağlamak ve tuvaleti geldiğinde söylemesini istemek bu adımlardan ilki olabilir. Elbette başlarda istenmeyen durumlar olabilir yada çocuklar anneyle olan ilgi bağını koparmak istemediği için söylememeyi tercih edebilir. Bu tip durumlar çocukla inatlaşmak yerine onu cesaretlendirici telkinlerde bulunmalıyız. Bunu başarabileceğini söylemek iyi bir seçenek olabilir. Bazı durumlarda ise süreç istenilen gibi ilerlemeyebilir bu durumda eğitim veren kişinin vereceği duygusal geri bildirimler oldukça önemlidir. Eğer çocuğunuza bunu başaramadığı için öfke dolu sözler ya da hakarete varan cümleler kurarsanız onun özgüvenli bir çocuk olma hakkını elinden almış olursunuz. Ama tam tersi sevginizi de içeren sakin cümlelerle ona başarabileceğini hissettirirseniz çocuk da size aynı şekilde çaba göstererek bir adım atacaktır. Bu aşamada belki ufak tefek iyi yanlarını(mesela beş kere altına kaçırdıysa bir kere tuvaletinin geldiğini söylediğinde) büyütüp onu tebrik ederseniz daha olumlu sonuçlar da alabilirsiniz. İnsan beyninde pozitif her zaman daha kalıcı yere sahipken, negatifi hep unutmaya ve silmeye çalışırız. O yüzden eğitim gibi önemli alanlarda pozitife daha çok yer vermemeliyiz ki çabalarımız boşa gitmesin.

Ama pozitif olmak derken tabi ki disiplini ve kuralları da tamamen bir kenara bırakmak doğru olmaz. Elbette sevgi göstermek önemlidir ama çocuğunda yapması gereken davranışlarını göz ardı edip sonsuz hoşgörüyle karıştırılmamalıdır. Örneğin bu dengenin kurulmasını sağlarken çocuğun bazı isteklerini kullanabilir. Bizden istediğini ona tuvaletini söylemesi karşılığında verebileceğimizi söylemek bir yol olabilir.(Eğer bugün parka gitmeyi istiyorsan bana tuvaletin geldiğinde haber vermelisin gibi.) Eğer burada terazinin dengesi şaşarsa çocuk annenin aşırı hoşgörülü tavrını kullanıp ilerde her isteğinin hemen yapılmasını isteyen bir yetişken hali alabilir. Ödüller dışında bazen istediği şeylerden mahrum bırakma yolu da zaman zaman tercih edilebilir.( Eğer tuvaletini söylememeye devam edersen bugün o çok sevdiğin çizgi filmi maalesef izleyemeyebilirsin)

Doğru zaman, doğru iletişimden sonraki önemli adımsa günün doğru zamanında bu işe başlamaktır. Her yetişkinin zevk aldığı aktiviteler gibi çocuklarında başından ayrılmak istemediği aktiviteler, oyunlar olabilir. İşte bu durumların tam ortasında çocuğu alıp tuvalete götürmeye çalışmak yersiz ve gereksiz bir stres oluşturabilir. Bunun yerine çocuğun dikkatini o etkinlikten alıp daha sakin bir yere dikkatini verip ondan sonra tuvalete gitme konusunu açabiliriz.

Yaklaşık 4 yaşına gelmeden çocuğun tuvalet eğitimini başarıyla tamamlaması beklenir. Fakat bazı durumlarda bu mümkün olmaz ve geçen zaman anneleri daha da endişelendirme başlar. Bu konu da önce çocuğun gerekli fiziksel muayenesi yaptırılmalı ve eğer fiziksel bir sorun yoksa bir uzman psikologdan yardım alınmalıdır.

Çalışan Anne-Bebek İlişkisi

Çalışan Anne Olmak

Bir bebek daha dünyaya gelmeden ilk ilişkisini annesiyle kurar ve bu ilişki çok özel bir yere sahiptir. Çocuk başlarda anneye daha bağlı bir ilişkisi olsa da yaşı ilerledikçe bu bağlılık azalır.

Anne karnındaki bebeğin doğmasına sayılı aylar kala duygusal belleği oluşur ve kaydetmeye başlar. Bebeklerin en temel ihtiyacı sevgi, ilgi ve şefkattir. Daha anne karnındayken bile sevilip sevilmediğini algılar. Doğduğunda annesi ve kendisini tek parça olarak görür. Aylar geçtikçe annem ben ve diğerleri düşüncesi hâkim olmaya başlar. Bebekler 1 yaşına kadar sözel olarak kendilerini ifade edemezler fakat çok iyi kayıt yaparlar. Bu dönemde kendilerine gösterilen ilgi ve şefkatin farkındadırlar ve bu onların duygusal gelişiminde oldukça etkilidir. Bebekliğin ilk dönemlerinde bebeğin güvende olma ihtiyacı vardır ve bunun da yanından ayrılmadan karşılanmasını bekler. Annenin kısa süreliğine de olsa onun yanında ayrılması huzursuzlanmasına yola açabilir.

Bazen anneler çeşitli sebeplerle doğumdan kısa bir süre süre işe dönmek zorunda kalabilirler. Ama bu işe dönmek zorunda kalan annelerin bebeklerinin duygusal gelişimlerinin artık bozulacağını elbette göstermez. Burada önemli olan bakım veren kişiyle olan birebir ilişkidir. Bebek kendisini güvende hissettiği ve ihtiyaçlarını karşıladığını hissettiği bakım veren biriyle de bu ilişkiyi kurar. Burada önemli olan çocuğa beklediği sevgi ve sıcaklığı verebilecek bir bakım verenin olmasıdır. Eğer bu kişi bir bakıcı olacaksa iyi bir seçim yapılmalı ve çok sık bakıcı değiştirilmemelidir. Sık sık bakıcı değişimi çocuklarda güven oluşma sürecini olumsuz etkileyebilir. Çeşitli sebeplerle bakıcı yerine yuvaya bırakılan çocuklar da ise farklı bir gelişme geriliği görülebilir. Kreş veya yuvalarda vardiyalı sistemle bakıcıların değişmesi çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkiler. Eğer imkân varsa mutlaka çocuk tek bakıcıyla vakit geçirmeli ve birebir ilişki kurmalıdır.

Tüm bunlara rağmen imkânı olan annelerin ilk 3-4 yıl bebekleriyle zaman geçirmeleri en idealidir. Okul çağına gelen çocuğun artık gerçeklik algısı oluşmaya başlamıştır. Bu zamanda çalışmaya başlamak daha doğru olur. Çocuklar bazen 5-6 yaşında olsalar da bu zamana kadar çalışmayıp bir anda çalışmaya başlayan anneyi garip sayabilirler. Böyle durumlarda çocuğa anlayabileceği bir dille neden çalıştığını ve bu konunun onunla ilgili olmadığını anlatması gerekir. Eğer çocuk annenin gitmesini anlamlandıramaz ve kendisiyle ilgili olduğunu düşünürse duygusal zedelenmeye yaşayabilir.

Çocuklar onlarla konuşulmadan gerçekleşen durumlarda endişe duyarlar ve belirsizlik duygusu yaşamaya başlarlar. Çocuk nasılsa anlamaz diye geçiştirilen durumların bıraktığı etkiler çocuğun yetişkinlik hayatında farklı şekilde kendini gösterebilir. Anne durumu çocuğa anlattığında kendisinin hala sevildiğini, değer verdiğini görür ve durumu kabul etmesi kolaylaşır.

Çalışan anneler tüm günlerini çocuklarıyla geçiremedikleri için suçluluk duyarlar. Fakat burada önemli olan tüm günü yanana değil sıcak bir ilişki için geçirilen birkaç saat daha değerlidir. Annenin bebeğine dokunması, kucaklaması veya çocuğuyla konuşması, onu dinlemesi, onunla oynaması sıcak bir ilişkiyi gösterir. Tüm gün birlikte olunan fakat etkileşimin olmadığı soğuk bir ilişkinin çocuğa hiçbir faydası yoktur. Çocuk işten döndüğünüzde ona ayıracağınız zaman olduğunu bilir ve bekler bu yüzden hiçbir engel çocuğunuzla geçireceğiniz bu zamana set çekmemelidir.

Ülkemizde bazı durumlarda çocuklar ilgilenilemediği için şehir dışındaki akrabaya bırakılabiliyor fakat bu durum çocuk gelişimi açısından oldukça riskli bir durumdur. Eğer bu durum patolojik bir hal alırsa çocukta anneye küsme, içe kapanıklılık, tırnak yeme, hırçınlık gibi davranış bozuklukları görülmeye başlayabilir.

Çalışan anneler bazen de yaşadıkları suçluluk duygusunu bastırmak için çocuklara sınırsız haklar verirler. Bu verilen sınırsız hakların çocuğa faydasından çok zararı dokunur. Sınırı olmayan, talepkar birer yetişkin olma yolunda ilerlemeye başlarlar.

Son olarak çalışan annelere en büyük desteği babaların vermesi hem anne hem de bebeğin ruh sağlığı için oldukça yararlıdır.

Çocuklarda Bilgisayar Bağımlılığı, Telefon Bağımlılığı, Teknoloji Bağımlılığı

1990’lı yıllarda bilgisayar hayatımıza ilk girdiğinde sayılı evde bilgisayar bulunmaktaydı. 2000li yıllara gelindiğinde internet kullanımının da yaygınlaşmasıyla bilgisayar neredeyse tüm evlere girdi. Sadece bilgisayarlar girmekle kalmadı tabletler, akıllı telefonlarda evlerin oturma odalarının yegâne üyeleri oldular. Aileler ev içinde birbirleriyle iletişimlerini cep telefonlarından sağlamaya başladı. Karşılıklı iletişimin olduğu kalabalık gruplar dağıldı. Herkes elindeki sanal dünyada ne kadar çok arkadaşı olduğuyla ilgilenirken gerçek dünyada arkadaşı kalmadığını fark edemez hale geldi. Tüm bunlar teknolojinin kötü bir şey olduğunu göstermez fakat dozunun ayarlamasının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Teknoloji iyi yönde kullanıldığında oldukça fayda sağlar.

Sanal dünyanın kalabalık olması, gerçek dünyanınsa daha bireyselliğe dönmesiyle bundan en çok etkilenen grup çocuklar oldu. Önce yemek yemeleri için TV karşısına oturtulan bebekler şimdiler de tablet olmadan yemek yemeyen bebeklere dönüştüler. Bebekken başlayan bu etkileşim yaş ilerledikçe farklı boyutlar almaya başladı. Önce telefondaki veya bilgisayardaki oyunu bırakmak istemediği için okula gitmemekte direnen çocuklar oldular. Oynadıkları oyunlardaki karakterleri gerçek hayatta arkadaşları üstünde deneyerek çeşitli davranışlar ortaya koydular. Biraz daha büyüdüklerinde artık oyun oynamak için okuldan kaçmalara başladılar. En sonunda evde bir sandalye üstünde saatlerce oturup oyun oynayabilir hale geldiler. Ne yazık ki durumlar buraya gelene kadar bazı aileler tehlikenin farkına bile varmamış olabiliyorlar. Oysa çocuk çok daha erken dönemden bunun işaretlerini vermeye zaten başlamış oluyor.

Bütün akşam televizyon karşısında ellerinde telefon, tablet, bilgisayar olan insanların oluşturduğu ailelerde çocukların bundan vazgeçmelerini istemek gerçekçi bir istek olmaz. Ebeveynler öncelikle örnek olmalı ve bazı saatlerde teknolojiyi bırakıp sıcak ve gerçek aile ilişkisinin sağlanması için gerekli adımları atmalılar. Çocuğun neden bilgisayar başında bu kadar çok zaman geçirdiğinin sebepleri araştırılmalıdır.

Çocuklar bazen belli durumlardan kaçınmak için bilgisayarın başına geçerler ve aldıkları yapay rahatlık hissi onları her kaygı durumunda bilgisayarın başına getirmeye başlar. Sadece ilgilenilmeyen çocuklar değil bazen aşırı ilgilenilen çocuklarda interneti bir kaçma yolu olarak görebilir. Bağımlılık gelişmemesi için çocukların bilgisayar başında geçirdikleri süreye dikkat edilmeli ve haftalık 20 saati geçmemelidir.

Çocuklar için internetten daha tehlike olan durum aslında sosyal medyadır. Sosyal medya kontrol edilemez bir mecra olduğu için çocukların kolayca istismar edilebildiği ortamlardan biridir. Aile içinde beklediği ilgiyi ve sevgiyi göremeyen çocuklar bunu sosyal medyadaki sanal kişilerde aramaya girebilir ve kolayca kandırılabilir hale gelebilir. Bu yüzden çocuklarla iletişim kurmak oldukça önemlidir.

Bilgisayarı tamamen yasaklamak hiçbir sorunu çözmeyeceği gibi aile içi iletişim ve çocuğun sosyal hayatına zarar verir. İyi bir planlamayla çocuk hem ders çalışması gereken hem de bilgisayar başında geçireceği zamanı bilir ve bu sınırlar içinde davranmaya başlar.

Eğer çocuğunuzda gözlerde yanma, beden duruşunda bozulma, halsizlik gibi fiziksel belirtilerle birlikte sosyal ortamdan kopma, sanal dünyadaki arkadaşlıklara yönelme, zamanı kontrol edememe gibi durumlar yaşanmaya başladıysa bir uzmandan yardım almanız faydalı olur.