Aylar: Eylül 2020

Şema Terapi Eğitim

Takıntılar

Ruh bilimindeki adıyla OKB, yani Obsesif Kompülsif Bozukluk. Halk dilindeki adıyla vesvese – takıntı bozukluğu olan OKB uzun zamandır psikiyatrinin kanseri olarak bilinmekte.

Bu tanımlamaya rağmen umutsuz olmamak gerek. OKB nin belirli ilaç tedavileri ve Bilişsel Davranışçı Terapiyle belirtilerinde iyileşme mümkün.

Nedir bu OKB ?

OKB, takıntılar (obsesyonlar) ve bu takıntıların verdiği rahatsızlıktan kurtulmak için yapılan hareketlerden (kompülsiyon) lardan oluşur. Kişi takıntılarını veya davranışlarını saçma bulmasına rağmen bunları düşünmekten veya bu hareketleri yapmaktan kendini alıkoyamaz.

Eve misafir geldiğinde misafirlerin her dokunduğu         şeyi yıkayan, yıkanamayacak bir eşya ise bu eşyayı atan birini veya dini hassasiyetleri olan birisinin namaz kılarken Allah’ın varlığından kuşku duyma şeklinde düşüncelerinin aklına gelmesi ve bununla beraber ibadetlerini yerine getirememesi OKB’a örnek olarak verilebilir.

OKB ortalama olarak 21 yaşlarında başlar ve her 100 kişiden 2-3 ünde görülür. Hastaların %65 inde bozukluk 25 yaşından önce ortaya çıkar. Genetik faktörlerin etkisinin en büyük olduğu psikiyatrik rahatsızlardan biri olan OKB la ilgili yapılan çalışmalar sonucunda OKB hastalarının 1. derece akrabalarının %35 inin bu bozukluktan etkilendiği bulunmuştur.

“En çok rastlanan obsesyon bulaşma (herhangi bir hastalık veya tiksinilen bir nesneye temas vb) ve buna beraber ortaya çıkan temizlenme kompülsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir kısmını yıkanarak veya bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir. Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı şüphe (ocak açık mı? kapı kilitli mi? her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?) dır. Bu şüpheler ise kontrol kompülsiyonuyla beraberdir. Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca eve geri dönülebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkılabilir veya verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına aynı yazı yüzlerce kez kontrol edilebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olana kadar defalarca tekrar edilebilir. Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel, dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim?), kötülük veya kötü birşey yapacağından korkma takıntısı, kontrolü kaybedebileceğinden korkma, herşeyin yerli yerinde ve düzgün(simetrik) olması takıntıları da klinikte sık görülen takıntılardandır.”

Her takıntılı davranış OKB mudur? Örneğin yeni ayrıldığımız sevgilimizi sürekli düşünmek, aklımızdan atmaya çalışmamıza rağmen atamamız obsesyon olabilir mi?

Burada önemli olan birkaç nokta var. Bunlardan ilki kişinin bununla mücadele ederken günlük işlevinin bundan ne kadar etkinlendiği, ikincisi obsesyonlarını ve kompülsiyonlarını kişi genelde saçma bulur, saçma bulmasına rağmen bunu yapmaya engel olamaz. Üçüncüsü ise obsesyonlar genelde kişilerin değer yargılarına ters düşüncelerden oluşur.

BDT Tedavinin İçeriği

Adından da anlaşılacağı üzere BDT ağırlıklı olarak bilişlerle ve davranışlarla çalışır. OKB da hatalı inanışlar değiştirilip yeniden uyarlanır, bu rahatsızlığa sahip olan kişiler tehlikenin oluşma ihtimalini ve tehlikenin sonuçlarını abartılı olarak     yorumlamaya meyillidirler. Sorumluluklarını ve sorumluluklarının sonuçlarını da abartırlar. Bunların yanında da belirsizliğe tahammülsüzlük, mükemmeliyetçilik, yoğun kontrol etme isteği de OKB li bireylerin öne çıkan diğer hatalı düşünce alanlarıdır.

Davranışçı terapide ise temel kural olan rahatsız edici şeylerin üstüne gitme tekniği uygulanır. Kişiden aşamalı olarak rahatsız edici şeyin üstüne giderken, tepkisinin engellemesini yani kompülsiyonları yapmaması istenir. Bir örnek üzerinden gidersek terapide istenen şey bulaş takıntısı olan birinin aşamalı olarak kirli yere dokunması, bu dokunmadan sonra ellerini yıkamaması veya yıkamayı aşamalı olarak engellenmesi beklenir. Kişi davranışçı terapi sayesinde kaygısı aşamalı olarak azalır ve kaygıyla başa çıkmayı öğrenir.

Kaynakça:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/616039

https://www.psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/29/obsesif-kompulsif-bozukluk

Derin ve Görünmeyen Yaralar: Travmalar

İnsan yeryüzünde varlığından beri doğanın yıkıcılığı karşısında sürekli bir hayatta kalma çabası içindedir. Bu çaba mücadeleyi gerektirir ve bu mücadele bazen kazanılırken bazen kaybedilir. Mücadelelerde yaralar alınması ise kaçınılmazdır.

Yaşamda izi silinemeyen ağır olaylar büyük korkuların, çaresizlik ve güçsüzlük duygusunun ortaya çıkmasına neden olur. Ağır olayları yaşayan kişiler duygularını, düşüncelerini yani ruhsal durumlarını tanımlarken travma olarak adlandırır. Hepimizin bildiği tanıma göre travma budur.

Amerikan Psikiyatri Birliği Psikiyatride Hastalıkların Tanımlanması ve Sınıflandırılması El kitabı yani DSM-V e göre ise travma “Gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi, ciddi yaralanma veya cinsel şiddete maruziyet” şeklinde tanımlanmakta.

Hepimizin birbirimizden farklı olmamızla beraber hepimizin ruhsal hassaslığı da birbirinden farklıdır. Bu yüzden kimimize göre normal görülebilen olaylar kimimizi çok derinden etkileyip kişi tarafından travma şeklinde adlandırılalabilir. Bununla beraber doğal afetler, kazalar, beklenmedik ölümler, ciddi ölümcül hastalıklara yakalanma, savaş-işkence-tecavüz travmaya yol açabileceği bilinen olaylardan bazılarıdır. Bu noktada yapılan araştırmalar göstermiştir ki insan eliyle yaratılar travmaların yıkıcı etkileri daha yüksektir.

Günümüz dünyasında travmalarımız geçmişten biraz daha farklı. Tarihsel olarak travmalar fiziksel acı eksenindeyken, bugün ise fiziksel acıdan ziyade bizi etkileme düzeyiyle ölçülmekte. Bundan dolayı bir ilişkimiz bittiğinde, işimizi kaybettiğimizde veya bir yakınımızı kaybettiğimizde kısaca bizi derinden etkileyen ve çaresiz hissettiren her duruma travma ismini verebiliyoruz.

Travmaya çeşitli şekillerde tepkiler veriyoruz. Bu tepkiler anormal bir duruma verilen anormal tepkiler oluyor ve bu gayet normal. Verilen tüm tepkiler bedenimizin ve zihnimizin bu durumdan kurtulmak için yaptığı mücadelenin bir sonucu. Bu tepkiler duygusal, zihinsel, fiziksel ve davranışsal boyutta olabilir. Bunlar;

Duygusal: Şok, korku, üzüntü, öfke, çaresizlik, suçluluk, utanç, umutsuzluk, değersizlik, kaygı, endişe, pişmanlık, karamsarlık, şüphe, güvensizlik, yetersizlik, yalnızlık

Zihinsel: İnkar, dikkat dağınıklığı, unutkanlık, rahatsız edici rüyalar, intihar düşünceleri, travmatik olaya dair çok canlı imgeler, travmayı yeniden yaşama, rüyada gibi algılama, çarpık/hatalı düşünceler

Fiziksel: baş ağrısı, göğüs ağrısı, mide bulantısı, kalpte/boğazda sıkışma, gürültüye karşı duyarlılık, iştah artması/azalması, nefeste darlık, yorgunluk, ağız kuruluğu, uyku problemleri, iştah artışı/kaybı, titreme, çarpıntı

Davranışsal: Ani ve/veya aşırı tepkiler verme, içe kapanma, kaçınma, kayıtsızlık, çok ağlama ya da ağlayamama, dikkatsizlik, düşünmeden risk alma, alkol ve madde kullanımı

Bazı durumlarda, olayın üzerinden zaman geçtiği halde tepkilerin yoğunluğu devam edebilir ve kişinin gündelik yaşamını sürdürmesini engelleyecek boyuta gelebilir. Olayın üzerinden bir ay geçtikten sonra hala devam eden travmayı yeniden yaşantılama, olayı hatırlatan yerlerden ya da durumlardan sürekli kaçınma, aşırı hassasiyet ve sinirlilik gibi aşırı uyarılma tepkileri Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri olabilir.

Travmatik yaşantının açtığı yaraların iyileşmesi zaman alır. Bu, yaşanılan travmanın kabul edildiği ve buna eşlik eden yasın tutulduğu bir süreçtir. Yaşanılan kaybın telafisi mümkün olmasa da, bu sarsıcı deneyim ile baş etmeye çalışırız. Anormal deneyime verdiğimiz anormal tepkiler olay geçtikten sonra da etkisi sürdürüyorsa hâlâ diken üstündeysek diken üstünde olmak bizim günlük işlevselliğimizi bozuyorsa yardım almayı düşünebilirsiniz.

Kaynakça:

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/382265

https://www.journalagent.com/phd/pdfs/PHD-29392-REVIEW-INCI.pdf

https://www.bilgi.edu.tr/upload/tramva/

Yalnızlık

“Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben.” şeklinde tarif edilmiş yalnızlık..

Literatüre göre yalnızlık açıklanması ve tarif edilmesi oldukça karmaşık bir terimdir. Bu noktada literatür tarandığı zaman karşımıza çeşitli tanımlamalar çıkmaktadır. “Peplau ve Perlman (1982), yalnızlığın bireyin arzuladığıyla gerçek ilişkileri arasındaki farktan kaynaklandığını belirtir. Younger ise yalnızlığı başkalarına duyulan özleme karşın tek başına olma hissi olarak ifade eder. O’na göre yalnız, yalnızlık duygusunu amaçsızlık ve sıkıcı bir durum olarak deneyimler ve bu durum insana amaçsız ve faydasız olduğu hissini verir (Younger, 1995: 59). Weiss (1973) ise yalnızlığın, ayrılmanın tehlikelerinden korumak için bireyde olumsuz bir duygu ortamı yarattığını ve böylece yakınlığı arttırıcı bir mekanizma işlevi gördüğünü belirtir.”

Günlük hayatta ise yalnızlık “bir karpuz alamamak tek başına, yıllarca gidip gelip pazara oraya buraya tek bir karpuzu alıp da eve getirememek, tek başıma bitirememek, güldüğünde yanındakine dönüp ya nasıldı komik miydi diye soramamaktır yalnızlık, paylaşamamak, anlatamamak. Tek başına oturmaktır yalnızlık, bir başına, bir başına oturup öyle boşluğa bakmaktır yalnızlık.”

İnsanlık tarihinden beri insanoğlunun gündemlerinden biridir yalnızlık. Bu his bazen kalabalıklar arasında hissedilirken bazen fiziksel olarak çevrede kimse olmadığında da hissedilir. Bazen de bu hisse ihtiyacımız olur, yalnız kalmak isteriz. Bu hissi tanıyoruz hem de çok yakından. Anne karnında sarmalandığımız günlerden sonra dünyaya geldiğimizde yalnızızdır aslında, yalnız ve muhtaç. Yalnız kaldığında hayatta kalamaz bebek, o yüzden yalnızlık korkunçtur bir deneyimdir onun için. Bir bakım verene mutlak ihtiyacı verdir belli bir süre. Yalnızlık = Ölüm denklemi insan zihnin derinlerine o günlerden işlenir, hayatımızın geri kalanında bu kaygıyla yaşarız. Ya yalnız kalırsam ?

Her ne kadar kaçmaya çalışsak da bu derin duygudan, her bir ayrılık bize o ilk günkü korkuyu hatırlatır.   O yüzdendir belki ayrılıkların bu kadar yaralayıcı olması.

En nihayetinde insan sosyal bir varlıktır, kendini bildi bileli topluluklar halinde yaşamıştır. Yalnızlıktan sürekli kaçmaya çalışmasının sebeplerinden bir de budur, toplum içinde var olmak isteri insan. Bu toplulukların içinde kendini anlaşılmış, işe yarar ve amaçlı hisseder. Eğer kendisini anlaşılmamış, amaçsız, işe yaramaz hissederse kendi kabuğuna çekilir ve yalnız kalır. Kısır bir döngüye giren insan, anlaşılmadığını hissettiğinden dolayı çevresinde kimseyi istemez, çevresinde kimseyi istemediği için de artık anlaşılamayacaktır. Bu bataklık onu yiyip bitirir.

Yalnızlığı yordayan birçok etmen varken bunlardan önemli bir tanesi yaştır. Yalnızlık ergenlerde ve yaşlılarda daha fazla hissedilir. Yaşlılarda bunun nedeni yaşlıların bakıma ihtiyaç duyması, çocuklarının evden ayrılmış olmaları, eşinin veya arkadaşlarının ölmüş olabileceğidir. Bununla birlikte bahsettiğimiz emeklilikle beraber ortaya çıkan işe yaramıyorum hissi de yaşlıların yalnızlık hissini arttıran bir faktör denilebilir.

“Yalnızlık insanı hassaslaştırır. Hassas olan insan daha fazla görür, daha fazla duyar, daha fazla incinir. Yalnızlık insanın ruhsal bağışıklık sistemini de zayıflatır. Bu konudaki bazı çalışmalarda yalnızlığın fiziki ve ruhsal sağlığı bozabileceği hatta aşırı yalnızlığın ölüme bile yol açabileceği belirtilmiştir.”

Yalnızlığın ruhsal bozuklukla alakalı olduğuna ilişkin fikirler ise oldukça fazladır (Jackson and Cochran 1991, Barron 1994, Foxall 1994). Örneğin, yalnızlıkla depresyonun birbirleriyle korelasyon içinde olduğu söylenmektedir. Harowitz ve arkadaşları, yalnız bir kişinin, depresif olarak tanımlanma olasılığının, %45, depresif bir kişinin yalnız tanımlanma olasılığının ise %29 olduğunu göstermiştir (Çorapçıoğlu, 1998: 23). Yalnızlık, ben kimliğini düzenleyen, ait olma duygusunu erittiği için, ruh sağlığına zararlıdır. Zack tarafından yapılan bir çalışmada, yalnızlığın mutsuzluk, keder, korku, öfke gibi duygulara ve yerinde duramama, başkalarına düşmanlık gibi davranışlara neden olduğu belirtilmiştir (Çorapçıoğlu, 1998: 23).

Tarifi zor, hissi çok ağır olsa da yalnızlık o veya bu şekilde, az veya çok hep hayatımızda olmuştur, olmaya da devam edecektir. Bazen bizi metrobüste yakalayacaktır bizi, bazen kafamızı yastığa koyduğumuzda.

Kaynakça:

http://web.firat.edu.tr/sosyalbil/dergi/arsiv/cilt17/sayi1/237-260.pdf

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/219978

Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel Davranışçı Terapi

İnsanı oluşturan çeşitli özellikler içinde belki de en ona özgü olan, düşünme veya düşündüğünü düşünebilme yeteneğidir. Bu özelliğin insan psikolojisindeki yeri Antik yunan felsefesine kadar dayanır. 1960 yıllarda ise Aaron T. Beck’in geliştirdiği Bilişsel Terapi (Cognitive Therapy) düşüncenin ruhsal patolojilerin kavramsallaştırmasındaki yerini tartışılmaz biçimde psikoloji ve psikiyatri alanına kabul ettirmiştir. 1960’lı yıllarda ortaya çıkan psikanalize dönük tepkilerden de beslenen davranışçı terapinin bu yeni akımı olumlu karşılamasıyla bilişsel terapi akımı daha da ivme kazanarak Bilişsel Davranışçı Terapi ismiyle anılmaya başlamıştır.

“İnsanları rahatsız eden olaylar değil, bu olaylara yükledikleri anlamlardır” sözüyle Bilişsel Davranışçı Terapinin Bilişsel kısmını açıklayabiliriz aslında. Düşünsenize yoldan geçerken hiç tanımadığınız birisi size küfretti, bazılarımız korkup kaçabilir, bazılarımzı öfkelenip yanıt verebilir, bazılarımız da üzülüp ağlayabilir. Aynı olayı yaşayan bütün insanların farklı duygu ve davranışlarla tepki vermesinin sebebi o olayla ilgili düşünce biçimlerimizdir. Yani olayın kendisi değil, olayın yorumlama biçimimizin tepkilerimizin asıl belirleyicisidir. Bu noktada Bilişsel Davranışçı Terapide “Otomatik Düşünceler”, “Ara İnançlar” ve “Temel İnançlar” üzerinde durulur.

Davranış kısmı ise genel bir tanımla öğrenme ilkelerinin davranış bozukluklarının analiz ve müdahalelerin sistematik bir biçimde uygulanışı olarak tanımlanabilir. Müdahaleler doğrudan uyumsuz davranışlar üzerine odaklanır. Davranışçı tedavide bireye tedavinin mantığı aktarılıp, kaygı verici durumlarla karşılaştığında kaçmak yerine, kaygıyla başa çıkmak konusunda ne tür yöntemler uygulayabileceği aktarılır. Uygulanan tekniklerden bazıları “Davranış Deneyleri”, “Exposure”, ve “Gevşeme”dir. Bu noktada “Exposure” bir örnek verecek olursak fobileri düşünebiliriz, örneğin kedi fobisi. Bu örnekte maruz bırakma tekniği uygulanarak kişilerin korkularının üstlerine gitmeleri hedeflenir. Kişi aşamalı olarak kediyle yüzleştirilir, önce kediyi hayal etmesi sonra 15 metreden kediye bakması, sonra 5 metreden kediye bakması, sonra kedinin yanında durması gibi.

Fobilerin bilinen tek tedavisi bilişsel davranışçı terapidir.

Bilişsel davranışçı terapi süreci genel olarak 3 aşamadan oluşur. İlk aşamada danışanın var olan sorunu değerlendirilir, danışanı aktif sürece hazırlamak için gerekli bilgilendirmeler, “psiko-eğitim” yapılır ve model danışana aktarılır. Bu aşama tamamlandıktan sonra daha aktif aşamaya geçilir ve danışana uygun bilişsel ve davranışçı müdahaleler uygulanır. Sorunlar belirli derecede azaldığında son aşamaya sonlandırma ve yenilemeyi önleme aşamasına geçilir. Bu aşamada danışana daha çok sorumluk verilerek, sorunlar tekrarladığında neler yapılacağı konuşulur. Gerektiğinde güçlendirici seanslar süreç sonlandığında da uygulanabilir.

Dayandığı temel itibarıyla diğer psikoterapilerden farklı olan bilişsel terapinin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Bilişsel Davranışçı terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel birtakım beceriler de öğretir.

Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak ve davranış değişikliğidir.

BDT’nin etkin olarak çalıştığı bazı rahatsızlıklar aşağıda örnek olarak verilmiştr.

  • Anksiyete bozuklukları
  • Obsesif kompulsif bozukluk
  • Panik bozukluk
  • Travma sonrası stres bozukluğu
  • Yaygın anksiyete bozukluğu
  • Depresyon
  • Cinsel işlev bozuklukları
  • Çift tedavileri ve aile terapileri
  • Sosyal fobi
  • Özgül fobiler
  • Tik gibi çeşitli davranış problemleri
  • Öfke kontrolü

Kaynakça:

http://www.bilisseldavranisci.org/index.php?option=com_content&view=article&id=59%3Abilisel-davranc-terapi-nedir-

https://www.psikiyatri.org.tr/halka-yonelik/36/bilissel-davranisci-psikoterapi

https://www.researchgate.net/profile/Gonca_Celik2/publication/319504067_Bilissel_Davranisci_Terapi_Cognitive_Behavior_Therapy_Turkiye_Klinikleri_J_Child_Psychiatry-Special_Topics_201732115-20/links/59afc1690f7e9bf3c7291eef/Bilissel-Davranisci-Terapi-Cognitive-Behavior-Therapy-Turkiye-Klinikleri-J-Child-Psychiatry-Special-Topics-201732115-20.pdf

Bağımlı Kişilik Bozukluğu

İlişkiler ve Bağlanma

“Bağlanma, çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuğun bakım veren kişiyle yakınlık arayışı ile kendini gösteren, özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan duygusal bir bağ olarak tanımlanmaktadır. Bağlanma yalnızca çocukluk ile sınırlı olmayıp yaşam boyunca sürer. Bağlanma sürerken doğası ve ifade ediliş şekli değişir. İlk temel ilişki olan anne çocuk ilişkisi, sonraki yaşam dönemlerindeki bağlanmalar için örnek olur.”

Yapılan çalışmalarda “güvenli bağlanan bebekler, anneleri ile birlikte oldukları sırada onlarla sıcak ilişkiler kurmuşlar, çevreyi keşfetmekte hevesli davranmışlar, odaya bir yabancı girdiğinde hafif ama kalıcı olmayan bir endişe yaşamışlar, anne odadan ayrıldığında görülebilir şekilde üzülmüş, anne geri döndüğünde ise onu sıcak bir şekilde karşılamış, rahatlamış ve anneye yakın olmak istemişler. Kaygılı-kaçınmacı bebekler annelerine ve onların nerede olduklarına ilgi göstermemişler, anneleri odadan ayrıldığında veya odaya geri döndüğünde çok az tepki göstermiş ya da hiç tepki göstermemişler. Kaygılı-kararsız bebekler annelerinin nerede olduklarına, onların ulaşılabilir olup olmadıklarına, onlarla sık sık sözel ve fiziksel temas kurmaya yoğun bir şekilde tetikte olmuşlar. Anne odadan ayrıldığında yoğun endişe yaşamış ve geri döndüğündeyse sakinleşmekte zorlanmış, annelerine hem yakın olmak istemiş hem de yoğun öfke ve direnç göstermişler.”

Bu bağlamda bağlanma, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir. Bebek anneyle geliştirdiği bağlanma stilini yaşamının ilerleyen dönemlerinde de yeni kurduğu ilişkilerde de kullanma eğilimindedir. Bu yüzden anne çocuk bağlanması yani ilk temel ilişkinin önemi büyüktür.

Bu konuda yapılan araştırmalar sonucu 3 tip bağlanma tipi belirlenmiştir: Güvenli, kaçınmacı, kaygılı.

Güvenli Bağlanma

Güvenli bağlanan bireyler, bağlanmaktan ve yalnız kalmaktan rahatsız olmazlar. Terk edilmek ve bağlanmak zihinlerini fazla meşgul etmez. İlişkilerde stres yaratan durumlar karşısında bu konuyla başa çıkabilecekleri konusunda kendilerine güvenirler, duygularını açıkça ifade ederler ve çatışmalardan kaçınmak yerine onlara çözüm bulurlar. Bu kişiler daha kolay ilişki kurarlar ve ilişkileri daha uzun sürelidir. Diğer bağlanma stillerine göre daha empatik, affedicidirler ve cinsellikten keyif alırlar.

Kaygılı-Kararsız Bağlanma

Kaygılı/kararsız bağlanan bireyler kendilerinin istekli olduğu kadar karşı tarafın istekli olmadığını düşünürler. Çok fazla yakınlık ihtiyacı içindedirler bu yüzden çevreleri tarafından yapışkan olarak nitelendirirler ve etraflarındaki insanlar bu yüzden onları terk eder. İlişkilerinde karşı tarafa güvenmelerine rağmen çok fazla yatırım yaparlar, vericidirler ama bunun yanında bir o kadar da kıskançtırlar. Sürekli terk edilmekten korkarlar ve ilişkileri genelde kısa sürelidir. İlişkilerinin fiziksel ve besleyici yanlarından hoşlanıp, cinsellikten daha az keyif alırlar. Sarılıp uyumayı cinselliğe tercih ederler.

Kaçınan Bağlanma

Bu bağlanma stiline sahip bireyler ilişkilerinde yakınlık kurmak istemezler, ilişkilerin gerekli olmadığı düşünürler. İlişki kursalar bile soğuk ve ilgisizdirler çünkü yakınlık ve samimiyetten rahatsızlık duyarlar bu onların benliklerine bir tehdittir ve sınırlar gereklidir. İlişkilerden asıl kaçmalarının sebebi çok kırılgan olmalarıdır, diğer bir deyişle ait olma ihtiyacını çok yoğun hissetmelerine rağmen reddedilme kaygıları daha baskın geldiği için kaçınırlar ve bir nevi kendilerini korumak için sürekli kaçınmayı tercih ederler. Kendilerini açmazlar ve karşı tarafın da kendisini açmasından memnun olmazlar. Kaçınan bağlanan insanlar ebeveyn olmayı en az oranda arzulayan ve olduğunda da bundan en az doyum alan gruptur. Bununla birlikte tek gecelik ilişkileri diğer gruplara nazaran daha fazladır bu ilişkilerde de duygusal yakınlıktan kaçınırlar.

Kaynakça:

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/115119